HİPNOZ NEDİR? HİPNOZ NE DEĞİLDİR?

0
691

“Hipnoz bir uyku durumu değildir.”

Bilinenin aksine hipnoz bir uyku durumu değildir. Her ne kadar hipnoz yapılırken “uyu, derin uyu” gibi kalıplar kullanılsa ve bu kalıplar hipnozun oluşumunda çok etkili olsa da, hipnozun bir uyku durumu olmadığı artık biliniyor.

Aslında hipnoz uykunun tam tersi bir durumdur. Bir şekille ifade edersek, örneğin; uykunun bulunduğu duruma x dersek, bilinçli halinize yani bu yazıyı okuduğunuz, anladığınız ve algıladığınız duruma da y dersek, hipnoz uykunun tam aksi yönünde, yani b de yer almaktadır.

hipnoz

b

uyanıklık

y

uyku

x

İnsanların bu iki farklı durumu bir birine benzetmelerinin temel nedeni; fiziksel benzerliklerin çok fazla olmasından kaynaklanır. Fiziksel tepkiler ve hisler açısından uykuya dalmış bir kişiyle, hipnotik bir transa girmiş kişi arasında çok fazla benzerlik vardır.

Örneğin; hipnozdan çıkan biri, esneme, gerinme, üstünde bir ağırlık hissi, uyuşukluk gibi uykudan uyanan birinin gösterdiği tepkileri gösterdiği için, hipnozun uyku durumu olduğu inancı ortaya çıkmıştır.

Uykuya dalma öncesinde ki belirtilerle, hipnoz halindeki belirtiler de oldukça bir birine yakındır.

Bu ve benzeri birçok görünüşteki benzerlik nedeniyle insanların uyku hali ile hipnoz arasında bir aynılık ya da ilişki olduğunu düşünmeleri doğaldır.

Hipnozun isim babası İngiliz doktor J. Braid; uyku ile fiziksel benzerlikler nedeniyle yunan mitolojisindeki uyku tanrıçasının(hypnose) adından yola çıkarak bu ismi koymuştur.

Hipnozun uyku ile ilişkilendirilme nedenlerinden biri de; hipnoz telkinleri içinde “daha derin uyu…derin…daha derin…” gibi uykuya ait telkinleri bulunmasıdır. Bu telkinler uyumayla ilgilidir ama kişileri uykuya değil, hipnoza götürür.

Kısaca hipnoz bir uyku hali değil, tam tersinde derin bir uyanıklık halidir. Bu derin uyanıklık süresince kişi uykuya benzer bir şekilde dış dünyadaki uyarıcıların bazılarına kendini kapatsa da, kendi iç dünyasına yönelik derin bir algılayışa sahiptir. Hipnoz, iç dünyanıza yönelik derin bir uyanıklık ve farkındalık halidir.

“Hipnoz Bilinçsizlik Durumu Değildir.”

Hipnoz nasıl ki bir uyku durumu değilse, bilinçsizlik durumu da değildir.

Zihninizi bilinç ve bilinçaltı diye iki şekilde değerlendirirseniz, bilinçli durum, günlük hayatınızı sürdürdüğünüz, algıladığınız ve bazı tepkilerinizi verdiğiniz bölümdür. Bilinçaltı ise zihninizin deposu gibidir. Bilincin vermiş olduğu kararları hayata geçiren, programlara dönüştüren bir uygulayıcıdır. Kapasitesi ve potansiyeli ise bilinçten kat kat fazla olan, her anlamda yaşantınızdaki her kaydın tutulduğu arşivinizdir.

Zihninizi bir buz dağına benzetirseniz, buz dağının üstü bilinç, alta kalan görülmeyen büyük bölüm ise bilinçaltıdır.

Hipnoz sırasında bilinçten, bilinçaltına inilir. Yani; bilinç yok olmaz, kaybolmaz, varlığını sürdürmeye devam eder. Hipnoz sırasında her şeyi duymanız ve bilincinin farkındalığını devam ettirmesi mümkündür.

Çoğunlukla ilk kez hipnoz olan insanların büyük bölümü bu farkındalığa sahip oldukları için; “ben hipnoz olmadım” diye savunmaya geçerler. Halbuki, hipnozda bilinçsiz olmama, bilincini kaybetme durumu söz konusu değildir. Hipnoz sırasında insanların bilinçli olması gayet normaldir.

Tabi, halk arasında; “hipnoza giren kişi bilincini tamamen yitirecek, hiçbir şey hatırlamayacak ve kendini kaybedecek” gibi bir inanış da vardır. Bu inanış kişilerin hipnozun ne olduğunu tam olarak kavrayamamasından ortaya çıkmakta ve hiç bir şey hatırlamama beklentisiyle transa giren kişi, yaşadıklarını hatırlayınca hipnoz olmadığını sanmaktadır.

Bazen insanlar; “Halen bir şeyler duyup, hissedebildiğim için transa girmemiş olduğumu düşünüyorum” derler. Oysa hiç ses duymazsanız ve hiçbir şey hissetmiyorsanız, ölmüşsünüzdür, bu farklı bir durumdur. Hipnoz da ise sesini duyduğunuz, gördüğünüz ve hissettiğiniz şeyler fiilen çoğalır.

Hipnozun dinamiklerini bilmeyen birinin, sadece filmlere ya da hipnoz şovlarına bakarak böyle karar vermesinin nedeni; derin hipnoz sırasında ortaya çıkan veya çıkarılabilen bir durumdan kaynaklanmaktadır. Bu duruma “amnezi” denir. Amnezi yaşayan insanlar kısa süreliğine hipnoz sırasında gerçekleşenleri hatırlayamayabilirler. Ama bu hatırlayan kişinin transa girmediği anlamına gelmez.

İlk kez trans deneyimi yaşayan ya da hafif-orta düzey transa girmiş birinde amnezi gerçekleşmeyebilir. Ancak derin transta kişi kendiliğinden ya da hipnotistin verdiği komut sonucunda yaşadıklarını unutabilir.

“Hipnoz Kendini Kaybetme, İstenmeyen Davranışları Yapma Durumu değildir.”

Kendimi kaybeder miyim? Abuk sabuk şeyler yapar mıyım? Acaba asla anlatmak istemediğim sırlarımı söyler miyim? Gibi endişeler hipnoz dendiği zaman, insanların ilk aklına gelen düşüncelerdir.

Bilinçaltınızın iki temel görevi vardır. Bunlardan biri sizi mutlu etmek, diğeri de korumaktır.

Tabii bu iki görevini gerçekleştirirken bilinçli ya da bilinçaltında olmanıza aldırmaksızın görevini icra etmeye devam eder. Örneğin sizi korumasının gerekmediği her durumdan mutluluk çıkarmaya çalışır. Ama sizi her hangi bir şekilde tehlike altında görürse, ya da sizin genel çıkarlarına aykırı bir durumla karşı karşıya kalırsa, hemen korumaya geçer.

Hipnozdayken sizin çıkarlarına aykırı düşecek bir eylemde bulunmanız için size bir telkinde bulunulursa, bilinçaltınız bunun gerçekleşmesine izin vermez. Örneğin; “git kendini pencereden aşağı at” dendiğinde, eğer sizin intihar etmeye bir eğiliminiz yoksa, bilinçaltınız bunu yapmanıza izin vermez.

Hipnozda sizin yapmak istediğiniz, ama bilinçli düzeyde bazı nedenlerle bir türlü gerçekleştiremediğiniz şeylere yönelik telkinler ile onları yapmanız sağlanabilir.

Kısaca hipnozun işe yarayabilmesi için telkin verilen konularla ilgili olarak sizin de eğiliminizin olması gerekmektedir.

“Hipnoz Kontrolsüzlük Değildir”

Hipnoz ile ilgili yaşanan korkulardan biri de “Acaba kontrolümü kaybeder miyim?”korkusudur. Gerçekte Hipnoz olma süreci boyunca, kontrol hipnotistin eline hiç geçmemektedir.

Aslında hipnoz yapılmaz, hipnoz olunur. Yani bir hipnoz seansı sırasında hipnotist, sizi hipnoz etmez, siz hipnoza girersiniz. Hipnotist nasıl hipnoz olacağınızı size gösterir ve önderlik eder. Hipnoz olabilmeniz için size ışık tutar ve yardımcı olur. Dolayısı ile hipnozun başarısı sizin kendi elinizdedir.

Bu nedenle kontrolü kaybetmek diye bir şey söz konusu değildir. İnsanlar bu gerçekliğin farkında olmadıklarından, sadece anlatılan ve zaman zaman efsaneleşen hipnoz hikayelerinden yola çıkarak, bir birlerini doldururlar ve hipnoza karşı korkuyla karışık bir tepkinin oluşmasına neden olurlar.

İlginç olansa; insanların hipnoz sırasında günlük yaşantılarında olduklarından daha çok kontrol sahibi olmalarıdır. Çünkü günlük hayatta o kadar çok kontrolü kaybederiz ki, ne yaşadığımızın da farkında değilizdir.

Sabah erkenden uyandığınızda, halen uykunun sersemliği üstünüzdeyken, size söylenen şeylerin ve yaptıklarınızın tam olarak farkında dahi değilsinizdir. Sadece alışkanlık gereği yapmanız gerekenleri yaparsınız. Bir işe odaklanmaya çalıştığınızda, zihniniz bambaşka konulara dağılır ve kimi zaman toparlamakta güçlük çekersiniz. Birçok insan “dalgınlığıma gelmiş” ifadesini kullanır. Aslında dalgınlığın yaşandığı o anlarda kişinin kontrolü zayıflamıştır.

Bazen masanızın üzerinde bir şey ararsınız ve tam gözünüzün önünde olduğu halde, onu göremezsiniz. Ve sonra orada, tam önünüzde durduğunu fark ettiğinizde, daha önce nasıl olup da görememiş olmanıza, şaşırır kalırsınız.

İşte bu ve benzeri durumları gün içerisinde o kadar çok yaşarsınız ki, kontrolün sizde olduğunu sandığınız birçok anda, aslında kontrol dış etkenlerin eline geçmiştir.

Aslında hipnoz sırasında normal bilinç düzeyinden daha fazla kontrol sizdedir. Çünkü bilinçli olarak ve kendi isteğinizle bilinçaltına inersiniz. Günlük hayatta ise istemediğiniz anlarda kontrol dışında bu durumu yaşarsınız.

Günlük hayatınızın keşmekeşi içinde defalarca hipnoza benzer durumlar yaşarsınız. Bu anlarda düşünmek istemediğiniz, oraya takılmak istemediğiniz, bilinçli düzeye yaptığınız işe odaklanmak istediğiniz halde, bunu başaramadığınız için kontrol sizde değildir. Ama hipnozda bu enerji durumu kendi tercihiniz olduğu için kontrol sizin elinizdedir. Yani bir anlamda hipnoz, yaşantınızın kontrolünü ele geçirebilme gücüdür.

“Hipnoz Zayıflık Değildir”

Bazı insanlarda hipnoza giren kişilerin zeka seviyelerinin çok yüksek olmadığı, başkaları tarafından kolaylıkla idare edilebilen insanlar olduğuna dair bir önyargı vardır.

Aksine hipnoz; zeki insanların ve konsantre olma gücü yüksek insanların daha hızlı ve kolay girebildiği bir zihinsel durumdur.

Örneğin akıl hastalığı olan insanlarda hipnoz kullanılamaz, çünkü bu sorunlara sahip insanların hipnoz olması ya çok zordur, ya da imkansızdır.

Aslında neden böyle olduğunu çok basit bir mantık yürüterek kolaylıkla bulabilirsiniz.

Hipnoz olabilmek için gerekli en temel şart; iyi bir konsantrasyon gücü, yani verilen talimatları takip etme yeteneğinin olmasıdır. Bunu sağlayabiliyorsanız, hipnoz da olabilirsiniz demektir.

Konsantrasyon gücünüzü değerlendirirken de, sevmediğiniz, ilgi duymadığınız şeyleri yaparken yaşadığınız durumu düşünmemelisiniz. Çünkü bu durumlarda dikkatinizin çabuk dağılmasına neden olan şey, konsantrasyonunuzun zayıf olması değil, o eyleme karşı yeterli ilgi ve istek duymamanızdır. Konsantrasyon gücünüzü en iyi, yapmayı sevdiğiniz şeylere ne kadar uzun süre odaklanabildiğinizi düşünerek değerlendirebilirsiniz.

Tabii ki buradan; hipnoza girmekte başlangıçta zorluk yaşayan insanların zeki olmadığı gibi bir anlam çıkarmak doğru olmayacaktır. Ciddi dikkat problemi olan insanlar da, hipnoza zor girebilirler. Bu insanlar, dikkat konusunda kendilerini geliştirmeyi başarırlarsa, onlarda rahatlıkla hipnoz olabilirler. Ya da hipnozdan korkan ve olmamak için elinden geleni yapan insanlarda giremezler. Onlarda bu önyargılarını aştıkları zaman, rahatlıkla hipnoz olabilirler.

Tüm bunlardan şu ortaya çıkmaktadır ki; hipnoz olmak bir zayıflık değildir, aksine bir güçtür. Kendini kontrol edebilmenin, bilinçaltını gelişi güzel değil de, kendi kontrolünde organize edebilmenin gücüdür.

Şöyle düşünün; her gün belli saatte uyuyup, belli saatte uyanmak istiyorsunuz ve bunu bir türlü başaramıyorsunuz. Bunu yapabilmek için hipnoza başvuruyorsunuz ve istediğiniz sonuçları elde ediyorsunuz. Sizce bu sizi güçlü mü yapar, güçsüz mü?

Eğer siz; bilinçli düzeyde istediklerinizi başarmanı sağlayan, engelleri ortadan kaldıran her hangi bir şeye sahipseniz, bu sizi bırakın zayıf kılmayı, çok daha güçlü kılacaktır. Bu yüzden hipnoz durumuna kendisini bırakabilenler oldukça şanslı ve güçlü insanlardır.

“Hipnozda Uyanamamak Gibi Bir Durum Söz Konusu Değildir.”

Hipnoz literatüründe transa girip de, uyanmayan bir vakaya daha rastlanmış değildir. En ciddi vaka; 24 saat hipnozda kalıp, 24 saat sonra kendiliğinden hipnozdan çıkmıştır.

Başta da belirttiğimiz gibi; hipnoz bir uyku durumu değildir, dolayısıyla hiç uyanmama gibi bir olasılık da yoktur.

Bazen hipnoza girmiş insanların trans durumundan çıkmak istemediklerine şahit olduğumuz durumlar oldu. Bunun birçok nedeni vardır. Örneğin; hipnozda bulunduğu ortam ona çok güzel ve vazgeçmek istemediği bir ortam olarak gözükebilir. Bu durumda geri gelmek istemeyebilir. Ya da geçmişe yönelik yapılan yolculuklarda bir anıyı o kadar canlı hisseder ve yaşar ki, bırakmak istemez. Ya da kendini günlük yaşantısında aciz ve güçsüz hissediyordur, bu nedenle bu dünyanın acımasız ve zor olduğunu düşünebilir ve bilinçaltında gittiği yerden gelmek istemeyebilir.

Genellikle bilinçaltı problemlerle artık baş edemeyen ve hayat mücadelesinde çok yorulmuş insanlar bu ve benzeri tepkiler gösterirler. Problemin ne olduğu önemli değildir Önemli olan; kişinin bu durumdan nasıl çıkacağını bilinçaltının zaten biliyor olmasıdır.

Hipnoz olan kişinin bilinçaltına sorduğunuzda, size zaten nasıl çıkacağının ipucunu verecektir. Hatırlayın ki, bilinçaltınız siz ister trans halinde olun, ister olmayın 24 saat hiç aralıksız sizi korumaya devam eder. Sürekli trans halinde kalmak ve geri gelmemek uzun vadede zarar verici olduğundan, bilinçaltınız bunun gerçekleşmesine izin vermez.

“Herkes Hipnoz Olabilir mi?”

Bazı akıl hastaları hariç, herkes hipnoz olabilir. Yani hipnoz olmasının önünde zihinsel bir engel yoksa, herkes hipnoz olacak yapıya sahiptir. Ama şöyle sorulacak olursa; “Herkes aynı sürede ya da aynı metotlarla hipnoz olabilir mi?” Bunun cevabı aynı olmayacaktır. Herkes hipnoz olabilir, ama herkesin hipnoza girme süresi farklıdır.

Toplumun yüzde 10’luk bir kesimi vardır ki; bunlar birkaç saniye gibi kısa sürelerde derin transa girebilmektedirler.

Ayrıca herkesin transa girebilme derinliği de bir birinden farklıdır. Yani transa girmenin süresi, derinliği, yöntemleri ve trans deneyimleri kişiden kişiye değişir. Belli olan ve güzel olan bir yan ise; herkesin transa girebilmesi ve hipnoz olabilme yetisine sahip olmasıdır. İlk deneyimlerinde derin transa ulaşamayan insanlar bile, derin transa girmeyi öğrenebilir ve bu deneyimi yaşayabilir. Kaldı ki, telkinlerin işlevsel olabilmesi için orta trans düzeyi de, yeterli bir düzeydir.

Trans Seviyeleri Nelerdir?

Hipnoz; tüm fonksiyonların çalıştığı, bilincin açık olduğu bir konumda; kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Hipnoz’un trans derinliklerini Hafif trans-Orta Trans-Derin Trans olmak üzere üçe ayırabiliriz:

Hafif trans hipnozun başlangıcında görülür. Hafif bir gevşeme halidir. Kişinin gözleri kapandığı halde göz kapaklarında titremeler olabilir. Kol ve bacaklarda hafif bir ağırlaşma, fizyolojik faaliyetlerde yavaşlama görülür. Telkine yatkınlık minimum düzeydedir. Bu aslında her insanın gün içinde sık, sık yaşadığı bir durumdur.

Mesela bazen televizyon seyrederken, bize söylenenleri uymadığımız o anlar, bilgisayar başında iken çevremizden soyutlandığımız durumların hepsi bir trans halidir..

Aynı şekilde bazen insanlar arabayla ya da yürüyerek bir yere giderlerken, gidecekleri yere vardıklarında yol buyunca neler yaptıklarının, nerelerden geçtiklerinin tam da bilincinde olmadan ilerlediklerini fark ederler. Derin düşüncelere dalmışlardır ve yol boyunca zihinleri başka yerde olduğundan, yola çıkışlarıyla, varışları arasında olanlar çok da net değildir.

İnsanlar resim, müzik, bilgisayar, kitap, televizyon, ders, meslekleri ile ilgili bir iş, proje gibi herhangi bir şeye odaklandıklarında, aslında hafif trans düzeyindedirler. Yani bir insan günde defalarca hafif trans düzeyinde hipnoza girer ve çıkar. Çünkü hipnoz için de en gerekli şartlardan biri odaklanabilmektir. Odaklanma gücü kişinin gireceği transın düzeyini belirler. Dolayısıyla günlük yaşamımızda konsantrasyonumuzun yoğun olduğu işlerle meşgulken, aslında hipnozdayızdır.

Orta transta Hipnoz hali oldukça belirgindir. Duygular hipnozun bu safhasında kesinlik kazanır. Gözler iyice ağırlaşmış ve titremeler kaybolmuştur. Vücut iyice ağırlaşır, fizyolojik faaliyetler yavaşlar. Bedende bir uyuşukluk ve hareketsizlik hissi oluşur. Verilen telkinlere yatkınlık düzeyi yeterli ölçüdedir. Günlük yaşanan hafif transtan daha yoğun bir durum söz konusudur.

Derin transta; trans hali bozulmaksızın kişi gözlerini açabilir. Bakışları donuktur. Vücut tamamen uyuşmuştur. Bedenin uzuvları katatonik hale gelmiştir. ( Hareket edemez)

Hipnozun En Temel Faydası Nedir?

Hipnozun en iyi yararlarından biri de, telkinlere güç kazandırmasıdır. Bir kişi kendine hipnoz uygulamadan da, pozitif bir telkini sürekli tekrarlayarak değişim sağlayabilir. Ama bu süreci uzatacaktır. Hipnoz, telkinlerin gücüne güç katar ve daha kısa sürede, çok daha etkili olmalarını sağlar. Tabi ki telkinlerin kişinin ihtiyaçlarına yönelik olması şartıyla! Bilinçaltına ters gelen bir telkin, hiç bir şekilde işe yaramayacaktır.

İnsanların yatkınlığına bağlı olarak girdikleri trans düzeyleri ve giriş hızları değişebilir. Ama neredeyse her insan, ilk denemesin de olmasa bile, ikinci, üçüncü denemesinde mutlaka orta trans düzeyine ulaşmayı başarır. Ayrıca bir kişi sürekli kendine trans uygularsa, bu onun yatkınlığını da arttırır ve her defasında çok daha kolay hipnotize olur.

“Ben Hipnoz Olmam!”

Hipnoza girmek, kişinin bilinçaltı ile yoğun bir temas yaşaması olduğundan, harika bir beceridir. Bu beceriyi geliştiren insanlar, yaşamda çok daha güçlü ve kontrollüdürler.

“Ben hipnoza girmem”, “Beni kimse hipnotize edemez” diyen insanlar bunu iki sebepten dolayı söylerler. Ya korkuyorlardır, ya da hipnoza girmeyecek olmanın bir güç göstergesi olduğunu zannediyorlardır.

Hipnoz’un korkulacak bir şey olmadığını artık biliyorsunuz.

Güç konusuna gelince, asıl hipnoza girip, bilinçaltını kullanabilmek gerçek güçtür. Bir insan bilinçaltının o olağanüstü kapasitesinden faydalanabiliyorsa asıl güçlü, başarılı ve kontrollü olan odur.

“Ben hipnoza girmem” diyerek güçlü olduklarını sananlarsa, bu gerçek güçten mahrum kalanlardır. Kontrolün başka birine geçtiğini sandıkları için, hipnoza girmenin zayıflık olduğunu düşünürler. Ama kontrol, daha önce de belirttiğimiz gibi hipnozu yapan kişi de değil, hipnoz olan kişidedir.

HİPNOZ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Hipnozun Tarihçesi:

Hipnoz insanların tedavi arayışları kadar eski bir ilimdir. Öncelikle büyücülerin, şifacıların, din mensuplarının kullandıkları bir araçtı. Bu aracı kullananlar tam olarak ne yaptıklarını ve nasıl yaptıklarını bilmeden, insanlar üzerinde muazzam etkiler yaratan sonuçları elde ettikçe, statülerini korumak için kullanmaya devam ettiler.

Hipnoz, Yunanlıların tanrıları, Babillerin tarihi kadar eskidir. Hipnoz taş devrinden uzayıp, ortaçağı aşıp, günümüze gelmeyi başarmış bir efsanedir.

Tarih boyunca hipnozun taraftarları, karşıtları, suçları, günahları ve sevapları olmuştur. O bazen haksız yere yargılanmış, bazen de sorgulanmıştır. Çoğu zaman suçsuz bulunarak beraat etmiştir.

Bazen engizisyonlarda rastlanır ona, cadılarla ilişkili olarak, bazen tanrıların yanındadır iyileştirici olarak. Bazen bilimin top yekun savaş açtığı bir asi, bilim dışı bir varlık, bazen bilimin özü açıklanamayan kardeşidir.

İşte hipnozun tarihi bu kadar eski ve bu kadar inişlerle ve çıkışlarla doludur.

Hipnoz tarihini anlatmaya, hipnoza faydası dokunmamış ve onun gelişimine engel olmuş bir isimle başlayalım. Bu isim hepimizin çok yakından tanıdığı, halen gazetelerde, TV’lerde, toplantılarda, panellerde, köşe yazılarında insanların hakkında konuştuğu, fikirlerini tartıştığı, yüz yılımızın psikoloji ve psikiyatri alanındaki bilgileri etkileyen ve yön veren önemli bir isim ve bir dahiden söz ediyoruz. Bu isim Freud’tur.

Bir tıp mensubu olan Freud’un öz geçmişi başarılarla doludur. 1885’de beyin anatomisi üzerine yaptığı çalışmalarla özel doçent unvanını alarak üniversiteye atanır. Dr.Charcot’ın aracılığı ile hipnozla tanışır.

Tedavi uygulamalarında hipnozu ve telkini kullanmaya başlar. Daha sonra Breuer ile birlikte hipnoz uygulamalarına devam eder, ama kısa bir süre sonra hipnozdan uzaklaşmayı tercih eder.

Buna neden olan en önemli etken de, Freud’un hipnoz yapmaktaki başarısızlığıydı. Klasik hipnoz yöntemleri ile bir kişiyi hipnoza sokmak bazen çok uzun zaman gerektirebilmekteydi. Zaten çenesiyle ilgili ciddi sağlık sorunu olan Freud, bu uzun süren seanslarda uzun uzadıya konuşmayı hiç sevmiyordu.

Bunun yerine “serbest çağrışım” dediği kısa sorular sorduğu ve hastayı uzun uzun konuşturduğu bir yöntemi geliştirmeye başladı. Serbest çağrışım çok uzun süren ve etkili bir yöntemdi. Freud kendi yöntemini bulmuş ve yolunu çizmişti. Hipnozu kendi dünyasında rafa kaldırmayı uygun bulmuştu.

Aradan yıllar geçer ve Freud Psikanaliziyle tanınmış ünlü biri olur. O dönemlerde geçmişi andığı bir sohbet sırasında söyledikleri Hipnoz ve Freud açısından acı bir doğrudur:

“ Başlangıçta Breuer ve ben Psikoterapiyi hipnozla yürütüyorduk. O dönemde işlerin ne kadar kolay ve hoş yürüdüğünü ve daha kısa sürdüğünü kabul etmem gerek. S. Freud.”

Onun bu itirafı hipnoza yapılmış haksızlığı da ortaya koymaktaydı.

Freud, çağımızı etkileyen önemli isimlerden biridir. Görüşleri ile psikoloji dünyasına yön vermiştir. Kendinden sonra gelen bilim adamlarının hepsini etkilemiş ve ona karşı olmak veya ondan yana fikir beyan etmek yoluyla isim yapmalarında büyük etkisi olmuştur. Hipnoz yapmaktaki başarısızlığı nedeniyle bu uygulamayı arka plana itmesi ise hipnozun bir süre için karanlık bir döneme girmesine neden olmuştur. Freud yanlısı olanlar onun kuramını geliştirmeye, karşısında olanlarda onun kuramını çürütecek yeni kuramlar geliştirmeye odaklanmıştı. Bu da Hipnoz’un ihmal edilmesine neden olmuştu.

Hipnozu sağlık gibi kişisel nedenlerle kullanmayı tercih etmeyen Freud’un açısından değil de, kendi içindeki gelişim sürecine göre değerlendirirsek 3 temel ayrım yapabiliriz.

Mesmer öncesi dönem (premesmer)

Mesmer dönemi

Mesmerden sonraki dönem (postmesmer)

Hipnoz çok eski bir sanattır Eski Yunanistan’da, Hindistan’da, Çin’de, Mısır’da, Babil’de bugün ki hipnoza ve manyetizmaya benzer uygulamalar yapılıyor ve biliniyordu.

Bu medeniyetlerin yazıtlarında konuyla ilgili anlatımlara ve ipuçlarına rastlanmaktadır. Bu konuda keramet sahibi şifacılar, medyumlar, kahinler ve gösteri yapanlar vardı. Kendi dinlerine mensup olsunlar diye insanları bu yöntemlerle etkileyen, şaşırtan, ikna eden din adamları vardı.

Büyücüler, cadılar unvanlarının bir kısmını buna borçluydular.

İslam tarihinde, yalancı peygamberlerin yaptığı gösterilerin büyük kısmının hipnoz içerikli gösteriler olduğu bilinmektedir. Hz. Muhammed’din ölümünden sonra peygamberliğini ilan eden Esvet adlı kişinin, hayvanları bir çizgi üzerinde yürütüp, hareketsiz bırakıp, kımıldamadan dururlarken öldürdüğüne dair hikayeler anlatılır. Bu ve benzeri hipnoz şovlarıyla insanları ikna etmeye çalışan çok kişi ortaya çıkmıştır.

Çin de, Mısırda, Hıristiyan Dünyasında, benzer olaylar gözlenmiştir. Tarihte büyü, din ve tıbbın iç içe olduğu, bir birinden ayrılmadığı zamanlarda, dînî ayinlerde kullanılırdı. Mısır’da kabile rahiplerinin başarılı tedaviler yaptığı uyku tapınakları vardı. Eski Yunanistan’da tıp tanrıları tapınaklarında hayaller gösterir ve şifalar meydana getirirlerdi.

Hipnotik anestezi; Hint fakirleri tarafından yüzyıllardan beri uygulanmaktadır. Çivili yatakların üzerine rahatça uzanan veya kızgın kömürlerin üzerinde çıplak ayakları ile yürüyen, transın kutsal olduğuna inanan Hint fakirleri, vücutları kanamadan ve yanmadan tüm bunları rahatlıkla yapabiliyorlardı.

Yunan mitolojisinde de, hipnozun ismini aldığı bir tanrıdan söz edilir. Yunan mitolojisinin uyku tanrısı ‘HYPNOSE’dur. Gece’nin Oğlu ve Ölüm’ün (Thanatos) kardeşidir. Kardeşi ile birlikte Hades’in ölüler diyarında yaşar. Kanatlı bir genç şeklinde tasvir edilen Hypnose, yorgun insanların anılarına sihirli değneği ile değmek, karanlık kanatları ile yelpazelemek ya da bir boynuzdan kişilerin üzerine uyku verici bir madde dökmek suretiyle onlara uyku verir.

Thanatos’da kanatlı bir ruh halinde tasvir edildiğinden aynen Hypnose’a benzer. Hypnose’un oğullarından biri ise, rüyalar tanrısı “Morpheus” dur.

Hypnose’un tanrılar üzerinde de etkisi vardır. Homer’e göre Hypnose, Hera’nın ricası üzerine bir gece kuş şekline bürünerek, Zeus’u uyutmuştur.

Mesmer’e kadar Tarihte birçok medeniyet, birçok lider, büyücü veya din adamı, birçok insan hipnozu kullanmıştır. Mesmer ile daha bilimsel bir isim ve yön kazanan hipnoz, günümüzde içyapısı, uygulanışı, etkileri konusunda gizemini koruduğu halde ve hipnoza karşı gelen bazı kesimlerin varlığına rağmen, son derece güçlü ve etkili bir yöntem olmaya devam etmektedir.

Mesmer dönemine geldiğimizde öncelikle onun hayatını ele alarak başlamak doğru olacaktır. Çünkü Mesmer’in hayatı hipnozun dönüm noktalarından biridir.

Mesmer, “Yıldızların ve seyyarelerin İnsan Vücudu Üzerindeki Fizyolojik Tesirleri” adlı bir tez hazırlar. Bu tezden sonra, başarılı bir tıp öğrencisiyken, hakkında yazdığı alanlarla daha fazla ilgilenir.

Mesmer, Cizvit papazı Hell’in etkisiyle mıknatıslarla hasta iyileştirmeye başlar. Aldığı sonuçlar, halk arasında hızla yayılır. Kısa bir süre sonra ise, mıknatısı bırakıp, elini bir mıknatıs gibi kullanarak vücuttaki enerjiden faydalanarak çalışmalarına devam eder.

Ünü hızla yayılırken, çalışmaları sayesinde Magnetisme Animale (Canlı Manyetizma) sistemi doğmuş olur.

Yaptığı işe Canlı Manyetizma adını veren Mesmer, başarılı çalışmalarından rahatsız olanlar tarafından karalanmaya başlar.

Bir süre sonra da Viyana’yı terk eder ve Paris’e yerleşir. Mesmer’in çalışmalarını onaylamak ve gerçekliğini ortaya çıkarmak için, iki komisyon oluşturulur.

Her iki komisyon da, bu olayın mümkün ve gerçek olduğuna kanaat getirirler. Komisyonlardan birinde geniş çevreye sahip olan bir kişinin raporu imzalamak istememesi sonucu, olumsuz bir karar alınır ve ilk kez Parapsikolijik bir alan incelemeye alınmış olur. Komisyonun olumsuz raporundan sonra herkes Mesmer’in karşısına geçer.

Fakat Mesmer çok önemli bir realiteyi başlatmıştır. Sonra Hipnoz adını alan Manyetizmayı geliştirmiş, duyurmuş ve hayata geçirmiştir.

Onun attığı bu adımların önemi Mesmer sonrası dönemi ele aldığımızda daha iyi anlaşılır. Nasıl ki insanlık, “dünya yuvarlaktır” diyen Galile’i idam etmiş ve daha sonra onun değerini anlayıp, söylediklerinin doğrulunu kabul etmişse, aynı şey Mesmer’inde başına gelmiştir. İnsanlığın ilerleyen dönemlerinde çalışmalarının değeri anlaşılmış ve kabul edilmiştir.

Mesmer’den sonra onun takipçileri ve öğrencileri onun yolunu ve teorilerini sürdürdüler. (Morquis, Puysegur, Recamier, Cloquet, Petetine, Deleuze vb.)

Birçok insan suni uyurgezerlik ve manyetizma üzerine kitap yazdı ve araştırmalar yaptı.

1825’te Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar ele aldı ve daha önce Mesmer aleyhine verilmiş kararın iptaline karar verdiler. Böylece Mesmer aklandı ve manyetik tesirlerin varlığı kabul edildi.

Bu dönemde suni uyurgezerlikle yapılmış binlerce ameliyat vardır. Elliotson ve ondan etkilenen Essdail bu çalışmaları gerçekleştirmiştir.

Yine aynı dönemde bu gerçekliği ve fenomenleri sahne gösterilerinde kullanan insanlarda ortaya çıkmıştır. Bunlardan biride ünlü Lafonten’nin dedesi Manyetizör Charles Lafonten’dir.

Mesmer sonrası dönemde önemli isimlerden biri de hipnozun isim babası olan Dr. James Braid’dir. Braid Lafonten’i bir sahne gösterisi sırasında izler ve kişinin gözlerinin sabitlendiğini görür. Kendi kendine bu suni uyurgezerlik durumunun nasıl olabileceğini sorar ve bunun ancak gözleri yormakla mümkün olabileceğine karar verir.

Yakınları üzerinde yaptığı denemelerde, sujenin(hipnoz uygulaması yapılan kişi) gözlerini parlak bir cisme sabitlemesini ister. Uzun bir bekleyişten ve birçok denemeden sonra, gösteride gördüğü sonucu almaya başlar. Bu duruma da yunan tanrısı “hypnose” in adından yola çıkarak Hypnosis (Hipnoz) adını verir.

Böylece bu gizemli ruh haline yeni ve yanlış bir isim daha verilmiş olur. O günden sonra, bugünde dahil olmak üzere “hipnoz” olarak anılmaya başlayan bu durum Braid’in çalışmalarıyla hız kazanarak, yayılmaya devam eder.

Zaman zaman tökezleyen, unutulmaya yüz tutan, zaman zaman da el üstünde tutulup, baş tacı edilen Hipnoz; hep gizli ya da açık olarak varlığını sürdürür.

Braid’den sonra Charcot ile hipnoz bir karanlık döneme daha girer. Çünkü bu ekol; hipnoz edilen kişilerin histerik olduğunu iddia ediyordu. Normal insanların hipnoz edilemeyeceğini söylüyordu.

Ama aynı dönemlerde Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekimi, Braid’in sabit bakışına, sözle telkini de ekler. Yirmi sene boyunca bu yöntemleri kullanır ve başarılı tedaviler yapar. Liebeault adlı bu hekimin yaptığı çalışmaları duyan ve bir şarlatan olduğunu düşünen Profesör Bernheim, bu durumdan son derece rahatsız olur ve onunla ilgili bir yazı yazmaya karar verir. İleri görüşlü bir bilim adamı olan Bernheim, yazısını yazmadan önce hipnozu kendisi gözlemlemeye ve olayların iç yüzünü görmeye karar verir. Fakat Liebeault’un çalışmalarını gördüğünde, bu yöntemden çok etkilenir ve aynı romanlarda olduğu gibi meşhur bir profesör, basit bir köy hekimiyle çalışmaya karar verir. Ve birlikte bu yöntemle 10.000’nin üzerinde hastayı tedavi ederler.

İşte bu muhteşem dönemden sonra hipnoz bir kez daha Freud ile rafa kaldırılır.

Başarısız bir hipnozcu olan dahi Freud, hipnozun kaderini belirler ve öldürdüğü cesedi kendi eliyle tarihin sayfalarına gömer. Ta ki; 2. dünya savaşını sonunda, savaştan dönen canlı birer mermi gibi etrafta dolanmaya başlayan askerlere, tıp ne yapacağını bilemeyip, çaresizliğe düşünceye kadar.

Bu çaresizlik gizemli iyileştirme metodunu tekrar canlandırır. 2.dünya savaşından dönmüş nevruzlu hastaların, Freud’un geliştirdiği psikanaliz yöntemleri ile tedavisi çok uzun ve zordu. Hipnoterapi daha hızlı, daha kesin sonuçlar almaya hazır bir asker gibi, yerini aldı. Hemen arkasından hipnoz hakkında hızla yazılar, makaleler, dergiler, kitaplar çıkmaya başladı.

Yüz yılımızda artık bütün dünya, hipnozun kullanım alanları hakkında kanunlar koymuş, üniversitelerde kürsüler oluşturmuştur.

Ve nihayet bilimin üzerinde araştırmalar yaptığı ve söylemlerini hipnozdan yana kullanan birçok bilim adamının olduğu bir döneme gelmiş bulunmaktayız.

20. yüzyılda Hipnoz konusunda ön plana çıkan 4 önemli isim vardır. Bunlar; Emile Coue, Ester Brooks, Milton Erickson ve Dave Elman’dır. ( Onlara 4E de diyebilirsiniz: Emile- Ester –Erickson-Elman)

Emile Coue; “Optimistik Oto Telkin” metodunu kurucusudur.

Onun oto telkin kalıbı olan; “her gün ve her şekilde, giderek daha iyi ve daha iyi olurum”’un uygulamaları “Coueizm” ya da “Coue Metodu” olarak bilinmektedir.

Erickson hipnoz üzerine dünyanın en büyük otoritesidir. 20.yüzyılda konusuna ilişkin sahayı idare eden, elinde tutan önemli bir isimdir.

Hipnoz, Erickson’un da tanımladığı gibi, insanların potansiyellerini çelişkilerle uyandıran bir yol olup, uykulu hale getiren bir durum değildir.

Erickson sadece kabul edilmiş kurallar ve göreneklere dayalı kısa süreli bir hipnoz uygulamıştır. Fakat kendisine ait metotları, hipnozun kişiyi kendinden geçirmeden tedavi odaklı olarak bilinen informal kullanımına yöneliktir.
Klasik hipnoz otoriter ve doğrudan ifadeler içerdiği için sıklıkla sujede dirence neden olabilirken, “Ericksonian Hipnoz” izin verici, dolaylı ve yumuşaktır.

Örneğin klasik hipnozda “şimdi transa giriyorsun” gibi bir kalıp kullanılırken, Eriksonian hipnozda daha çok “transa nasıl gireceğini rahatça öğrenebilirsin” gibi bir kalıp kullanır. Bu yolla hipnotist sujeye telkinleri en rahat hissettiği şekilde, kendi ritminde ve yararlarının farkında olarak alma şansı tanır. Suje aceleye getirilmediğini bilir, dönüşümüne tam anlamıyla katılır ve tüm süreci sahiplenir.

Erickson’a göre bilinçli olarak bilinçaltına talimat vermek mümkün değildir ve otoriter telkinler büyük olasılıkla dirençle karşılaşacaktır. Bilinçaltı açıklıklara, fırsatlara, metaforlara, sembollere ve çelişkilere tepki verir. Etkili bir telkin, yaratıcılık ve “ustalıklı muğlaklık” içermelidir.. Sujeye boşlukları kendi bilinçaltı algılayışı ile doldurmasına imkan vermelidir. Becerikli bir hipnoterapist, bu boşlukları bireysel olarak sujeye en uygun şekilde ve arzulanan değişimi en çok sağlayabilecek bir yolla yapılandırır.

Ester Brooks’un tarzı çok otoriterdir. Emir cümleleri kullanır. Ama bazı kimselerde onun yönteminin hakikaten çok işe yaradığını görürüz. Özellikle emir almaya çok alışmış kişilerde, örneğin askerlerde, Ester Brooks’un yöntemi daha hızlı sonuç vermektedir.

Elman ise, Erickson ve Ester tarzının sentezlendiği bir tarza sahiptir ve bu sentezle gerçekten etkili bir yöntem ortaya koymayı başarmıştır.

Genel olarak hipnozun tarihini değerlendirdiğinizde, fark edeceksiniz ki her hipnoterapist, hipnoz dünyasına kendinden bir şeyler katmıştır. Yani hipnoz uygulamasında sabit tek bir kalıp yoktur. Günümüzde hipnoterapistler de kendilerine en yakın buldukları akımları kullanmaktadırlar. Kimisi Erickson’un yöntemlerini, kimisi Ester Brooks’u, kimisi de Elman’ı tercih etmektedirler. Bazı hipnoterapistler de çalışacakları kişinin yapısına göre, hangisinin uygun olduğunu düşünüyorlarsa o yöntemi kullanacak kadar esnek davranabilmektedirler.

Ama hangi üstadın yöntemi tercih ediyor olurlarsa olsunlar, hipnoterapistlerin o yönteme kendi kişilik ve düşünce yapılarına uygun ilaveler ve değişimler yaptığını görürsünüz. Bu da şunu ortaya koymaktadır ki, hipnoz bir bilim olduğu kadar bir sanattır da.

Çünkü hipnoz uygulaması sırasında en temel etken uygulanacak kişi (süje) ile hipnoterapistin uyumudur. Süjeye en uygun yöntemi belirlemek ve içeriği dizayn etmek hipnoterapistin sanatsal becerisine ve tecrübesine bağlıdır.

 

 

Kaynak: Hipnoz ve NLP ile Mutluluğu Yakalayın – Ares Kitap

www.gencgelisim.com

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız