Kafesin Dışına Çıkarak Özgürleşme Zamanı

0
421

Tanıdığım bir kişi var. Arada sırada bir masanın ya da bir merdivenin  yardımıyla işyerindeki odasının tavanına yakın yüksek bir yere çıkıp üst köşeden odasını gözler, başka bir kişiymiş gibi kendisini ve odada bulunan diğerlerini izlemeye çalışırdı. Uzun zamandır görmüyorum arkadaşımı. Komik ve sıra dışı biriydi. Bu ilginç tecrübesini birkaç defa ben de denedim. Gerçekten bir an için başka bir kişiymişsiniz de, odanızı gözlüyormuşsunuz gibi geliyor insana. Kendinizi odada çalışırken, dolaşırken hayal etmeye çalışıyorsunuz. Zaman zaman hatırlarım o arkadaşımı. Bugünlerde kameralar ucuzladı ve küçüldü. Belki de işyerinin tavanına bir kamera yerleştirmiş, bu adamlar ne yapıyorlar diye zaman zaman …

 

 

MUTLU KEÇELİ
mutlu.keceli@yahoo.com.tr

 

Tanıdığım bir kişi var. Arada sırada bir masanın ya da bir merdivenin  yardımıyla işyerindeki odasının tavanına yakın yüksek bir yere çıkıp üst köşeden odasını gözler, başka bir kişiymiş gibi kendisini ve odada bulunan diğerlerini izlemeye çalışırdı. Uzun zamandır görmüyorum arkadaşımı. Komik ve sıra dışı biriydi. Bu ilginç tecrübesini birkaç defa ben de denedim. Gerçekten bir an için başka bir kişiymişsiniz de, odanızı gözlüyormuşsunuz gibi geliyor insana. Kendinizi odada çalışırken, dolaşırken hayal etmeye çalışıyorsunuz. Zaman zaman hatırlarım o arkadaşımı. Bugünlerde kameralar ucuzladı ve küçüldü. Belki de işyerinin tavanına bir kamera yerleştirmiş, bu adamlar ne yapıyorlar diye zaman zaman izliyordur kendisini ve işyerindeki diğer kişileri.

Kendimizi başka bir gözle görebilmek keşke bu kadar kolay olabilseydi. Genellikle içinde bulunduğumuz dar yaşam bizi bir kafes gibi sarar ve dışarı çıkmamızı engeller. Bulunduğumuz kafesin bize sağladığı bakış açısına mahkum oluruz. O kafesten etraf ne kadar görünüyorsa o kadar görürüz. İşin kötüsü, bu görüntüye zamanla o kadar çok alışırız ki, dünyadaki tek bakış açısının bizim kafesten görünen bakış açısı olduğunu sanmaya başlarız. Dünyanın görünenden başka bir şekilde olabileceği düşüncesini aklımıza bile getirmeyiz. Bir iş adamını düşünelim. Birçok iş adamı için dünyanın en önemli şeyi gelecek haftadaki ödeme planıdır. Hele de borçları ödeyecek kadar gelir yoksa, dünya durmuştur artık onun için. Daha önemli hiçbir şey yoktur evrende. İş yaşamını yoğun yaşayan bir insan için tüm dünya, hatta tüm evren işyerinden ibaretmiş gibi gelmeye başlar. İşyeri evrenin merkezidir onun için. Profesyonel çalışan bir insanı düşünelim. Bir süredir terfi edemeyen kişi için yaşam anlamını kaybeder. Evli bir kadını düşünelim. Aile ortamının kendine yüklediği annelik ve kadınlık rolünü öylesine benimser ki yaşamın zenginliği, karmaşıklığı, altüst oluşlar, hayatın anlamı onun için hiçbir anlam ifade etmez. Şehirde açılmış Picasso sergisinin en ufak bir değeri yoktur onun için. Genetik araştırmalarda alınan mesafeler de hiç önemli değildir onun için. O kendi küçük dünyasına kapanmış ve kendisi için hazırlanan rolü oynar.

Kendiyle Barışık Yaşamak Bir İhtiyaçtır
Dar kafesine tıkılı kalmış insan, bir süre sonra o kafesini savunmaya, onunla uzlaşmaya başlar. Başka bakış açılarını şiddetle reddeder. Reddetmekle kalmaz, onların varlığına tahammül dahi edemez. Çünkü başka bakış açıları, kafesin ona verdiği bakış açısının olumsuzlanmasıdır onun için. Onları anlaması için kafesten çıkması gerekir. Bu da cesaret ister. Risk almayı gerektirir.
İşadamı, gençliğinde varolan bazı ilgi alanlarını unutur, hobilerini bir kenara bırakır. Üniversitedeyken ‘blues’ müziğinin fanatiği olan işadamı için duyduğu bir blues parçası artık sadece nostaljik duygular uyandırır. Tuhaf bir gülümsemeyle kafasını sallayarak dinler müziği. Üzülüyor mu, kendine acıyor mu, anlayamazsınız. Sıradan bir ev kadını ve iyi bir anne haline dönüşmüş olan üniversitenin delişmen kızı, genç bir kızın akşam dokuzdan sonra eve gelmesini şaşırtıcı bir şiddetle reddedebilir. Böyle insanlar farklı bakış açılarını ve  farklı yaşam biçimlerini kendi yaşamlarının olumsuzlanması olarak algılarlar.

Herkes kendileri gibi olmalı, kendileri gibi yaşamalı ve kendileri gibi düşünmelidir onlara göre. Böylece hayatta yanlış seçimler yapmış olabileceklerini hatırlamak istemezler. “Keşke işletme okuyup babamın işini devralmasaydım da tiyatro okusaydım!” düşüncesi ellili yaşlara gelmiş bir iş adamına acı verir. Hayatta karşılaştığı dönüm noktalarında aldığı kararları unutmak zorundadır insan. Tahammül edemez yoksa. Çünkü ömür geçip gidiyor. Hayatın sonu yaklaşıyor. İkinci bir şans yok ki denemek için. Muhafazakarlık ve farklılıkları reddetmek insana bir çeşit huzur verir.

Söyledim ya, insan kendisi ile barışık yaşamak zorundadır. Bedeli de daracık pencereden bakmaktır dünyaya. O dar pencerenin bakış açısına mahkum olmaktır. Zamanla o dar bakış açısıyla etrafımızda bulunan insanlar, kendimiz ve evren hakkında fikir sahibi olmaya başlarız. Göremediğimiz birçok şeyin varlığını anlamak istemeyiz. Başka bakış açılarının varlığını unuturuz. Bu unutkanlık yavaş yavaş reddetmeye doğru gider.

Nasıl kurtuluruz bu cendereden? Hiç mi ümit yok? Farklı bakış açılarından bakabilme becerisi, özgür düşünce becerisi, hayatı geniş ve çeşitli bakış açılarıyla görebilme becerisi sadece çok az sayıda güçlü insanlara mı mahsustur? Biz, zavallı, sıradan kullar bu şansı elde edemez miyiz?

Başka Pencerelerden Kendi Dünyamızı Gözlemek
Bahsettiğim arkadaşımın yaptığı gibi tavana yakın bir yerden odamıza bakmakla işe başlayabiliriz. O noktadan bakarsak, kendimizi dışarıdan görebilme becerisi üzerinde daha fazla düşünürüz belki de. Şaka bir yana, sanırım anahtar bu. Başkalarının gözüyle, başka anlayışlarla, başka pencerelerden kendimizi görmeye çalışmak, hayatımızla ilgili doğru kararlar almak için çok önemli.
Günlük hayatımızın dışına çıkalım her fırsatta. Örneğin, doğanın kucağına atalım kendimizi. Ormanın derinliklerinde her şey bambaşka olacaktır. Tatilde 4000 metrelik zirveden dünyaya bakabilen bir işadamı, ofisine döndüğünde farklı bir insan olacaktır. Ormanın derinliklerinde sessizliğin sesini dinleyebilen biri, o sesleri günlük hayatında da işitmeye başlar. Doğanın kucağındayken dünyanın evrende, bizim de dünya üzerinde ne kadar küçük bir nokta olduğumuzu hissediyoruz. Oralardan baktığınızda, günlük yaşam kaygılarınızın ne kadar anlamsız olduğunu ve sanıldığı kadar önemli olmadığını duyumsuyorsunuz. Bu tür hisler insana kendini dışardan görebilme ve eleştirebilme becerisi verir.

Hobilerle Sınırlarınızı Genişletin, Düşüncelerinizi Özgürleştirin
Hobilerimiz olsun. Meşgul ve sorumluluk sahibi bir işadamı olan bir arkadaşımın en büyük hobisi sanat tarihidir. Hiçbir beklentisi olmadan çalışıp öğreniyor sanat tarihini. Sanat tarihinin kendisini dinlendirdiğini, hayatı ve insanı anlamak için zihninde farklı pencereler açıldığını söylüyor. Ekonomist olan bir tanıdığım ise Hitit uygarlığı ile ilgilenir. O kadar ileri götürdü ki çalışmalarını, Hitit uzmanı denebilecek kadar bilgilendi. O da aynı şeyi söylüyor; Hitit çalışmalarının hayatı bambaşka görmesini sağladığını düşünüyor. Bir konu, bir tarih dilimi, bir ülke ya da bir insan seçip onu bir hobi olarak görerek hayatımızın bir bölümünü onu öğrenmek için harcayabiliriz. Evde oturup çocuk bakan orta yaşlı bir kadın olabilirsiniz. Neden Neyzen Tevfik konunuz, hobiniz olmuyor? Günde 12 saat çalışan bir işadamı olabilirsiniz; ama neden akşam yemeğinden sonra iki saatinizi Haçlı Seferleri’ni araştırmaya ayırmıyorsunuz. Mühendislik okuyan bir öğrencisiniz ama Japon uygarlığını ve tarihini hobi edinebilirsiniz kendinize. Bir taksi şoförünün oturduğu mahallenin tarihini araştırmayı kendisine hobi olarak seçtiğini düşünsenize. İşten sonra yaşlılarla konuşur, notlar alır, o notları derleyip toplar taksi şoförümüz. O mahallenin yüzyıl önceki halini hayalinde canlandırmaya çalışır. Bu çalışmalar sırasında taksi şoförünün hayata bambaşka bakmaya başlayacağından eminim.

Hobiniz resim yapmak olabilir. İnsanın yaratıcılığını gösterebileceği alan sınırsızdır. Balıkesir dağlarındaki bir köyde 70 yaşında Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen tanımıştım. Hititlerin kullandığı teknolojiyi kullanarak Hitit seramikleri üretmeye çalışıyordu. 5000 yıl önceki teknolojiyi araştırmış ve bulunduğu köyde Hitit seramik fırınları gibi fırınlar inşa etmişti. O köyü ve o öğretmeni gördüğümde içime dolan yaşama sevincini unutamıyorum. 60 yaşında bir kadının gitar kursuna gittiğini öğrendiğimde içime dolan yaşama sevincini de unutamıyorum. Her insan kendisine bir yaratım alanı bulabilir. Yeter ki istesin. Zaten arayışın kendiside en az yaratım kadar güzel değil mi?

Günlük yaşamınızın dışına çıkabilmek size özgür düşünme, doğru düşünme yeteneğini kazandıracaktır. Kendi mesleğinizin dışında seçeceğiniz uğraş alanları hem sizi farklı bir alanda bilgilendirecek, hem de size farklı bir bakış açısı sunacaktır. Bir anlamda kafesinizden kaçmaktır bu. Aklınıza, zihninize vurulmuş kilitleri parçalamaktır. Hayatın ve kaderin size verdiği rolleri zorlamayın, farklılık arayın. 

 

Bir Kapı Kapanırsa Bir Kapı Açılır 

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen’in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu; çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen’e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti. Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı ve birdenbire bunu gösterecek hiçbir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken sanatçı bir ricada bulundu: “Portreyi size benzemediği için reddettiğiniz belirten bir mektup yazabilir misiniz?”
Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen’in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy’nin yaptığı portresinin, üzerinde “Bir Hırsızın Portresi” etiketiyle teşhir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen, resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen’in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı.
Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.
Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü. Kısaca, ressam değerli bir prensip keşfetmişti: “Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder; çünkü bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.”

Dr. Charles C. Lever
Kaynak: www.netyorum.com

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız