ŞANSSIZLIK MI, LÜTUF MU?

0
520

 

 

Bir zamanlar yeşilliklerle dolu, rüzgârların bolca estiği kasabada bir çocuk her sabaha kuş sesleriyle uyanırmış, neşeyle… Küçük elleriyle onları okşarken büyüyünce neler yapmak istediğini anlatırmış her birine; gökteki yıldızlar sayısınca arkadaşları olacağından, hangi ülkelere gideceğinden, amcası gibi nasıl başarılı bir işadamı olacağından söz edermiş…

Sonra büyümeye başlamış ve öğrendikleri arttıkça bazen anne ve babasının onu tam olarak anlayamadığına tanıklık etmiş ve bir gün keşke demiş kuşlara:

“Onlar değişse ve hayallerime benim inandığım gibi inanıp güvenebilseler…”

Zamanın tik takları onu tahsilli, iş güç sahibi bir delikanlı haline getirdiğindeyse, anlaşılmadığını düşünmek onu iki seçenek arasında tercih yapmak zorunda bırakmış:

“Ya işimi ya da iş arkadaşlarımı değiştirmeliyim. Yoksa hiçbir zaman düşündüklerimi hayata geçiremem…”

Ancak cesaretsizlikle başa çıkamayınca kaderine razı olmuş. Ardından geçen günler onu baba yaptığındaysa “İşte” demiş “Fırsat!” “Benim gerçekleştiremediğim hayallerimi, çocuklarım sahiplenip yaşatabilir. Zira benim için artık çok geç…”

Onlarsa kendi anlam dünyalarındaki seslerin kendilerini çağırdığı yere doğru yürüyüp gitmişler. Ve zaman bu kez bedeninden daha sert geçerek saçlarını ağartıp, belini büktüğünde yaşlı delikanlı bir gün şöyle mırıldanmış kendi kendine:

“Keşke fırsatları, anlaşılmayı beklemek ve her yenilgiyi yıkım kabul ederek başkalarını değiştirmeye çalışmak yerine, değişime kendimden başlasaydım. Belki o zaman çevrem, kader, süreç ve hayat benden yana olabilirdi…”

Esmer, buğday tenli, iyi giyimli danışanımı dinlerken de önce sanki bu hikayeyi yeniden dinliyor gibi hissettim. Sıklıkla kullandığı; gerçi, eğer, ama,- meli,- malı ve özellikle de keşkeli cümleleriyle hem dilini hem yaşamını nasıl kilitlediğinin farkında değildi. Düşünmek, hissetmek ve söylemenin nasıl paralel bir seyirle beyninde yazılım oluşturduğunun da…

Neden değişime önce kendi düşünce kalıplarımızdan ve sözcüklerimizden başlamıyorduk?

Neden hep taleplerimiz küçük ve sınırlı iken imkânsızlıklar ile zorunluluklara olan inancımızsa son derece güçlü ve sınırsızdı?

Uzmanlar bu konuda çocukken yaklaşık yüzellibin hayır kelimesi duyan bizlerin daha başlangıçta imkânsızlığa inanarak büyütüldüğümüzü neden olarak gösterirken

· Zaman çok kötü…

· Hayat çok zor…

· Kader böyleymiş…

· Artık çok geç…

· Babana bile güvenme…

· Çok gülme ağlarsın, dilini ısır…

· Taşa oturma, üşürsün, karnın ağrır…

şeklindeki ifadelerin yinelendikçe nasıl yaşamsal bir kod oluşturduğuna dikkati çekmektedirler.

Sonuçta ortak bir tecrübe sonucu halk arasında ifade edilen:

“Bir şeyi kırk kere söylersen gerçek olur.” önermesi de bir kehanetten farksız hale gelmektedir.

Otuzdokuz yaşındaki bu bey ile bizi buluşturan asıl konu beş yıldır geçmeyen baş ağrılarıydı. Evli, tek çocuğu olan beyefendinin belirttiğine göre ne evliliği ne memuriyet hayatı dilediği şekilde yürümekteydi.

Baş ağrısının zihinsel nedeni genellikle benliğini eleştirme, korku olmakla birlikte hayatını saatlerdir dinlediğim kadarıyla kendisi için özeldeki neden ve sonuçları şu şekildeydi:

 

 

Hayatımdaki bütün olumsuzluklardan → Her terslik benim suçumdur.

ve çıkmazlardan “Ben” sorumluyum.

 

 

Keşke geçmişimdeki birçok şeyi Gelecekte de sorunlara yol

değiştirebilmiş olsaydım. açmamak adına çaba sarf etmeliyim.

 

 

Hikayedeki kahramanın diliyle konuşmasına rağmen yaşamı askıya alıp, erteleyen bakış açısının tersine kendisini bütün hayatı boyunca yaşadığı pişmanlıkların “baş sorumlusu” olarak görüyordu.

Konuşurken sıklıkla gözlüklerini düzeltmeye çalıştığı gibi bir ayağını da sürekli sallıyor ve yorulduğunda diğerini titremeye kararlılıkla devam ediyordu. Bir soru sorduğumdaysa bütün detaylarıyla uzun uzun cevaplar veriyordu öyle ki; ben de yaşadıklarına aynen tanıklık etmiş kadar oluyordum. Yine de meraklı bir yüz ifadesiyle sonuna dek dinliyor, sözünü kesmemeye özen gösteriyordum. Özellikle yaşadığı sıkıntılı dönemlerin detaylarına inerek yeniden sarsılmasına engel olmaya çalışıyordum. Ancak hep içine attığı sorunları ve kimseyle paylaşmamayı seçtiği kendisini anlatırken boşalmaya olan ihtiyacını da görebiliyordum.

Bir ara keşkelerinden birini anlatırken yoruldu, şöyle bir soru sordu:

“Sanırım siz bilinçaltına inerek bütün bu pişmanlıkları değiştirip baş ağrılarımı geçireceksiniz, değil mi? Merakımı bağışlarsanız, bilinçaltına ne zaman ineceğimizi sorabilir miyim?”

Önce bilinçaltının tanımından başlayarak mantıklı bir cevap vermek istedim. Ancak anlamada tereddüt ederse çalışmamızın niteliğinden kuşku duyabilir ve kendini anlatmada direnç gösterebilir endişesiyle espriyle karışık cevap verdim:

“Doğrusunu söylemek gerekirse bugün için söz veremem. Ancak yanımda bir merdiven getirmeyi unutmazsam bir dahaki görüşmede söz, beraberce inip şöyle bir dolaşırız…”

Gözlüklerini bir kez daha düzelterek şaşkınlıkla karışık gülümsedi. Bir müddet sessizlikten sonra:

“Bundan daha ilginç bir şey yapmaya ne dersiniz? Her şeyin bir resim olduğunu varsayarak, hayatımızdaki keşkelere şimdiden geriye doğru bakarak onlardan ne öğrendiğimizi konuşsak?..” dediğimde şaşkınlığı meraka dönüştü.

Aslında yaşadıklarımız an be an tamamen birer resim iken, her kareyi biz kendi düşünce ve duygu dünyamızda görüntü, ses ve hisle anlamlandırarak isimlendirmekteyiz; bunun adı sevinç, şu öfke, bu ise acı… Dolayısıyla aslında mutlulukları çoğaltmamız, acılarıysa yeniden tanımlayıp, silikleştirmemiz mümkündür.

Örneğin geçmişte – dün veya yıllar önce – kendimizi en mutlu hissettiğimiz ânı gözümüzün önüne getirip o karede işittiğimiz sese ve hissettiğimiz duyguya yoğunlaşarak etki gücünü arttırabiliriz;

 

· Görüntünün içinde miyiz, dışında mı?

Bu görüntü renkli mi, parlak mı?

Hareketli mi, hareketsiz mi?

Tek boyutlu mu, çok boyutlu mu?

· Bu görüntüde ses var mı?

Varsa kimin veya neyin sesi?

Sesin tınısı nasıl? (Yumuşak mı, sert mi?)

Ses bir yerden mi geliyor, her yerden mi?

· Bu mutluluk hissi vücudumuzun neresinde?

Bu hissin şekli var mı? (Kare, yuvarlak?..)

Bu hissin rengi nedir?

Isısı nasıldır? (Soğuk, sıcak, ılık)

Bütün bu sorulara cevap verirken bir çağrıştırıcı (Çapa–anchor) ile güçlendirirsek (Yumruğumuzu sıkmak, bedenimizin belli yerine dokunmak yahut o sırada belli bir sese kulak vermek gibi dokunsal veya işitsel bir uyarıcı ile) bu durumda sadece dışsal uyarıcıyı harekete geçirdiğimizde bu özel ânı düşünmeksizin aynı şekilde nörolojik olarak hatırlayabilmekteyiz. Beynimiz dün, bugün, yarın gibi zamansal algılamalardan da yoksun olduğundan kendisine hatırlatılan her ânı şimdi yaşıyor gibi değerlendirmektedir.

Bu anlamda bakıldığında aslında yaşamımız televizyon reklamlarına kadar uzanan sayısız çapalar zinciriyle kuşatılmıştır. Hatta kimi zaman olumsuz çağrıştırıcılarla da şartlanmamız mümkün olmaktadır; kötü hissettiğimiz bir anda bize biri hediye verse veya dokunsa, hediyeye her baktığımızda veya bize aynı şekilde her dokunulduğunda nedenini bilmediğimiz halde aynı olumsuzluğu hissetmeye devam ederiz. Korku filmleri, kazalar… gibi her negatif görüntüyü de beyin o an yaşanan bir gerçeklik olarak algıladığından burada da aynı durum söz konusudur.

Özetle yaşamımızın birer hükümdarı konumunda olan bizler geçmişimizdeki korku, öfke ve acıya verdiğimiz anlamları değiştirebiliriz ki; zaten bütün bu tanımlamaları yapan da bizlerdik. Aynı zamanda geçmişteki güzellikleri yeniden güçlü bir şekilde hatırlayarak kendimizi daha mutlu hissedebilir ve henüz gerçek olmadığı halde gelecekteki hayallerimizi görüntü, ses ve hisle şimdiden deneyimleyerek gerçekleşme süresini kısaltabiliriz.

Orta yaşlı beyefendinin geçmişinde ona en acı veren keşke anısı küçük yaşlardayken vefatına tanıklık ettiği anneannesiyle ilgiliydi. Bu ölümün ona düşündürdükleri üzerinde konuşmaya çalışırken yıllar öncesindeki tabloyu aynen gördüğünü söyleyerek tane tane dedi:

“Keşke anneannem ölmeden önce yaramazlık yapıp, onu üzmeseydim… Belki o zaman ölmezdi!..”

Suçluluk yakıştırmasından uzak yaşamındaki keşkeleri yeniden anlamlandırırken bu kez kendisine şöyle bir soru sordum:

“Tamamen sizin dışınızda gelişen ve değerlendirdiğinizde herhangi bir suçluluk hissetmediğiniz zamanlar olmadı mı? ”

Düşündü, düşündü, düşündü… Ve yine tane tane anlatmaya başladı:

“Otuz yaşındaydım, kız çocuk babası olduğum haberini ilk aldığımda. Keşke oğlum olsaydı, şanssızlık bu… diye düşündüm önce. Sonra kızımı kollarıma ilk verdikleri anda onun küçük, güzel gözlerine baktığımda, kokusunu, nefes sesini duyduğumda kalbimde bir sıcaklık hissettim ve dedim ki; Bu Allah’ın bir lütfu olmalı… Bugünse benim için dokuz yaşındaki kızımdan daha sevimli ve baba olma sıfatımdan daha değerli hiçbir şey yok…”

Son anlattığı duygu yüklü hatırasını defalarca görüntü, ses, his unsurlarıyla ve çağrıştırıcılarla destekleyerek yeniden yaşattıkça gözlerinde yaşlar birikmeye başladı. Gömleğinin cebinden çıkardığı mendiliyle ağır ağır önce alnında biriken terleri sonra da nemli gözlerini sildi:

“Buraya gelirken başımda yarım ağrı vardı, sizi beklerken daha da arttı, şimdiyse neredeyse bütünüyle geçti.” diye konuştu.

Kendisine gün içinde çağrıştırıcılarla beraber imgeleme ve telkin metotlarından da faydalanmasını önerdim;

“Başının bir kale gibi sapasağlam olduğunu, kanının damarlarında bir çağlayan gibi aktığını, bahsini ettiği kalbindeki o sıcak duygunun vücuduna yayılarak hücrelerini yeniden özüne uygun şekilde çalıştırdığını…” zihninde resmetmesini ve bazı olumlamaları bir zikir gibi yinelemesini tavsiye ettim:

“Kendi hayallerim, planlarım ve yaşama duyduğum güvenle birlikte geleceğin sonsuza uzanan yolunda ilerliyorum… İnanıyorum ki; her şey ya güzeldir ya da sonuçları itibarıyla güzel…”

Her türlü yolu denediği halde olumlu sonuç alamayan danışanımın baş ağrılarının ilerleyen günlerde tamamen geçmesi kendisini şaşırttığından her görüşmemizde yeniden başlama ihtimalini endişeyle sormak gereğini hissediyordu. Aradan üç ay kadar geçtikten sonra “Yeniden başlar mı?” şeklindeki meşhur sorusu yerini özel bir teşekkür mesajına bıraktığı gün artık iyileştiğine inandığını anladım ve kendi kendime dedim:

“Ne olurdu herkes yaşamındaki keşkelerin ona anlatmaya çalıştıklarını durup dinleyerek her birini yeniden isimlendirse ve değişime kullandığı dili arındırmakla başlayarak bir an önce dilini de yaşamını da olumlu kılabilse…”

 


ASLI HATİCE ARUSAN
Psiko-zihin Uzmanı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız