Zamanımız ve Hedeflerimiz

0
288

Zamanımız ve Hedeflerimiz

Yani şimdi, bir sorun çıkarımı mı yaptık? Ne dersiniz bilemem. İster sorun ister sonuç. Buraya kadarki sözümüzü bir tahlilden sayınız. Fa­kat bu noktadan sonra; kimilerinin zamanı yönetmek ismini verdikleri ancak benim böylesi isimlendirmekten imtina ettiğim bir kapıdan gire­ceğiz.

Serimini yaptığımız tahlile katılıyor musunuz, bunu ne çok me­rak edi­yorum bir bilseniz. Şundan merak ediyorum. Sizden rica edeceğim. Kitabımızın içindekiler listesine bir bakar mısınız? Gördüğünüz baş­lıklar hayata zaman telakkisi ilişkisinde birer atıftırlar. Bu ilişkiselliğe birlikte bakalım istiyorum.

Şu sonuca varabilecek miyiz? Birlikte bunu başarabilecek miyiz?: Bu­günün insanı, önüne aldığı veya önüne çıkan işleri güne, haf­taya, aya, yıla, ömre sığdıramıyorlar. Kendilerine verdikleri sözleri vaktinde, ye­rinde, geçerli ve yeterli bir şekilde bitireme­dikleri gibi; eğer tamam edemezlerse ciddî yaptırımlarla karşı­laşacakları vakti/saati belli işlere dahi yetişemiyorlar. Bu duru­mun esas sebebi, bu çağda, yaşadığımız hayatın verili şartlarının bizdeki zaman algısını, zaman belirlenimini öldürmüş olmasıdır. Güncel insanda, şimdinin insanında bir zaman tasavvuru yok. Ve bu sebeple hayatında bir önemlinin bir algının za­manla eşleştir­mesi yer almıyor. Haliyle tesadüfler içinde yaşanan bir hayatın dayatmaları karşısındayız.

Birlikte, tesadüflerin dayatmalarına karşı bir duruş sahibi ola­bilmek için zaman telakkisi inşa etmeyi deneyebilir miyiz? Size teklifim bu. Yöntem olarak da iş yapış tarzımızı ele almayı önemsiyorum. Yeniden bir zaman algısı kazanmanın çözümünü iş yapış tarzı adresinden bula­bileceğimize inanıyorum. Buna katılır mısınız?

Eğer iş yapış tarzı konusunun, zaman algılarımızla birinci dere­ceden ilgili olduğuna katılıyorsanız hayatın gerçeklerine kendi­mizi uyarlama becerisi kazanmamızı engelleyen birinci etkenin hayatımızdaki ger­çeklerin ömrünün uzun olmayışıdır dememiz gerekiyor. Örneklendi­reyim. Ülkemizdeki televizyon yayınları­nın renkli yapılmaya başlan­masını (bu bir gerçek), hayatımıza giren başka bir gerçekle eşleştire­bildik ama bilgisayarın ana bel­leği ile ekran belleğinin ayrıştırılışını hayatımıza giren başka bir gerçekle eşleştirmeye fırsatımız olmadı. Çünkü, yeni yeni dün­yamıza giren ürünler henüz bir zamanlandırma kıymeti yaşaya­madan çekilip gidiyorlar önümüzden. Bir görünüp sili­niyorlar. Öyle ki, “ölü doğan ürünler” tabiri var üretim camiasında, tek­noloji çevrelerinde. Yenilik İktisadı diye bir inceleme alanı var, öğ­renim çalışmalarımızda. Teknoloji çöplükleri var çevremizde. Öyle bo­ğucu ki yeni bir ürünün pazara giriş sıklığı, üretim maddesi için “geri dönüşüm” ismini verdiğimiz tedarik kaynağı icat edildi.

Bugünün orta yaş diliminde olan insanların nineleri dedeleri hatta an­neleri babaları, vaktim yok veya vakit yetiremiyorum şikayetinde bu­lunmuyorlardı. Kendime göre bir gün, hafta, ay, yıl vs. programla­ya­mıyorum demiyorlardı. Fakat bu insanların çocukları ne kendilerine ait bir zamanlama yetisine sahipler ne de iş yetiştirebiliyorlar. Demek istiyorum ki, işte, bu fark iki neslin iş yapış tarzı arasındaki farka da­yanıyor. Demek istiyo­rum ki, işte bu fark iki neslin hayatına ürün, teknik donanım, alet edevat, eşya, işleyiş, adet, görenek, vb. gerçekle­rin giriş hızları farkına dayanıyor. İçgüdüsel olarak bu yeni gerçeklere göre zaman eşleştirmesi yapmak istiyoruz fakat ha nasıl bir ad alacağı belirginleşmeden bir yenisi boy gösteriyor. Bu yeni gir­diler, doğal ola­rak eskinin ürün, teknik donanım, alet edevat, eşya, işleyiş, adet göre­nek, vb.lerinden ad alan eşleştirmeleri de siliyor. Ürün – Eser ayırımı­nın bir önemi kalmadı.

Durumu geçmişimizden getireceğimiz çözümlerle halledilemez hale sokan başka bir şey daha var. Hani dedik ya, bu çağın yeni­leri, öyle ki herkesin müşteri olmasını şart koşuyor, dayatıyor. Ama bazı kültürel kodlar, bütün tüketici(!) kitlesinin eşanlı ola­rak müşteri oluş sürecini yavaşlattığından dolayı bir kısmına yerleşen görenek ve işleyişe kalan kısım yetişene kadar, o geri kalanlar artık bir koşturmacanın içine düşüyorlar. Aa bir de bakmışlar, koşuşturmalarının sebebi olan şey or­tadan kalkmış, başka bir şey gelmiş oturmuş. Daha doğrusu oturma­mış, kapıdan girmiş. Hadi bakalım o yeni gelene göre ayak değiştir. Hem de­ğiştireceği ayağı düşünecek hem acaba o yeni giren oturacak kadar yaşayacak mı yoksa buhar olup uçacak mı diye bir gözüyle onu takip edecek.

Peki, bu kadar da mı kendimiz dışında gelişenin etkilemesine hazır bir durumdayız? Evet. Maalesef evet. Bu etkiye hazır bir durumdayız çünkü, buna hazır yetişiyoruz. Şimdi izaha çalışa­yım. Ne demiştik; bu konuyu iş yapış tarzımızı ele alarak ince­leyebiliriz, değil mi? Bakınız, bir tablo çıkaracağım. Sanırım itiraz görmeyeceğim. Efendim, insa­noğlunun cemiyete karış­maya hazırlandığı dönem 3-4 ila 18-20 arası yaşlarıdır. Bu yaşlar devresinde hep dört duvar arasındayız. Evde dört duvar, okulda dört duvar. Açık alan tecrübemiz olamıyor. Börtü böcek görme­den, ağaç tokaç ellemeden, kurdu kuşu koklamadan yaşadığımız dört duvar arasında yetiştiriliyoruz. Elimize ayağımıza taş, top­rak deymiyor. Öğrendiğimiz isimlerin cisimlerine dokunma tec­rübesi ya­şamadan bilgileniyoruz. Yani, onlara ait bir zihin-duyu işaretlemesi yapamıyoruz. Çevremize ilişkin böylesi bir körlük ne kadar el veri­yorsa o kadar bilgilenme ortamında yaşıyoruz. Hem de bilgilenmenin en önemli yaşlarını kör kör geçiriyoruz. Peki, çevremize körüz de giysi, yemek, binek, eşya falan bütün kullanımımıza sunulanlara dair bilgilenmemiz körlük içinde değil mi? Onlara karşı da kör yetişiyoruz. Fotoğrafımızı çıkaran insan yok hayatımızda. Bir makinada hallediliverilmiş fotoğraf­larımız var. Soframızı yapan adamlar yok et­rafımızda; sofraları­mızı, kıyafetlerimizi, bineklerimizi, evimizi bir marka yapıp çatıyor da bize veriyor. Elinde testeresi, makası, tornavi­dası olan adamların ürettiği şeyler değil onlar. Bir markadan ibaretler. O markanın arkasını merak eden de, kimin hangi işi yaptığından ha­bersiz insancıkları yahut robotlardan oluşan organizasyonları buluyor. Müzik sadece duyulan bir şey. İnsan hançeresinden de değil, mıknatıslı kartondan veya plastik düğmeden çıkan bir ses sadece. Yani özetle, ha­yatımıza giren eşyanın hangi mesleğin işi olduğunu bilmiyoruz, bu işin nasıl yapıldığını gözlemleyemiyo­ruz. Peki, yetişme çağlarında iken karşılaştıklarımızda kendimizi denemek güdümüz ne duruma düşüyor şu halde? O şeye kabili­yetim var mı diye öğrenebiliyor muyuz? Hayır. Kısaca, evden okula; bir dört duvardan diğerine kovalamaca içinde ge­çen ye­tişme çağlarımızda müthiş bir aylaklık yaşıyoruz. Bu duvarlar arasında öğrendiklerimiz arasında tek işe deyen ise, yine, nasıl bir şey meydana çıkaracağımızı bilmeden çalışacağımız markala­rın elemanı olarak donanmak. Başka markaların yeni yeni pa­zarladıkları ürünlere yetişme yarışına su taşımaya en ehil adam olmak çabasına koyuluver­mek. Yani yetişme düzenimiz içinden çıktığımızda, kaybettiğimiz “za­man algılama yetimizi” kazandı­racak çözümler keşfedemeyecek du­ruma geliyoruz.

Yine de “bir yerlerden kötü kokular geldiğini duyabiliyoruz” ki, bun­ları konuşuyoruz. Bakalım bu konuşma uzun ömürlü mü olacak? Baka­lım, burnumuzu bütünüyle koku alamaz hale geti­recek yoğunluktaki etkiler içinde iken bile “kötü kokular duyan insanlığımızı” koruyarak, insana yakışan bir çözüm bulabilecek miyiz? Zaman algısı kazanımı kaydedebilecek miyiz?

Usül olarak işleteceğimiz aklımızı da ÜÇ G İKİ Y kuralına bağlamayı öneriyorum: Gerekli, Gerçek, Geçerli, Yerinde, Yeterli. Bir zaman al­gısı kazanmamız bakımından Gerekli’yi karşılayan olgunluğa bu nok­taya kadar eriştik düşüncesindeyim. Şimdi bu noktadan sonraki bütün incelemelerimizde karşılayacak olduğumuz iki tane g ve iki tane y kalmış bulunmaktadır.

Günlük Hedefler ve Zaman

Zaman, mekan ve hareket. İster insanı sınırlayan ister bütünleştiren deyiniz. İster insanı tamam eden ister insanın kendini ifade ettiği de­yiniz. İşte onu çepeçevre saran şeyleri saymaya kalksak uzun bir liste meydana çıkar. Ama bunların en özeti ve bunların hepsiyle ilişkili olanlarını tesbite çalıştığımızda zaman, mekan ve hareket isimlerine ulaşıyoruz. Bir bebek iken daha, soyutlar alemine giriyor insan. Yakın olanı uzak olanı, hızlı olanı yavaş olanı keşfedişi, o soyutlardan ilk sı­rada yer alanlarıdır. Hemen bitsin veya bitmesin duygusu o bebeğin, çocuğun davranışlarında gözleniyor. Rakibinden önce ele geçirmek için hızlı hızlı gidiyor, koşuyor bir şeye; oyuncağa, topa, meraklandığı bir eşyaya. O şey aklında iken, annesinin ona yemek yeme, yıkanma, giyinme gibi dayatmalarından bir an önce kurtulmak çabası içine dü­şüyor. Elde ettiğinden uzaklaşmasına sebep olanı kendisinden uzaklaş­tırmaya uğraşıyor. Sonra bu süreleri ölçmek dürtüsü uyanıyor, bunu izah edemiyoruz. Nasıl, iki sene içinde yüzlerce kelimeyi hem öğreni­yor hem kullanacağı yeri tayin edebiliyor ve biz buna hayret ediyoruz; işte aynen süreleri ölçmek dürtüsünü de izah edemiyoruz. Ne diyor? Hatırlayınız, “yarın gideceğiz oğlum” diyoruz da anlayışını doğrulat­mak için bize “baba yatacağız kalkacağız da gideceğiz değil mi?” diye sormuyor mu? Gün, dün, yarın anlamlandırmasını yatmak – kalkmak durumuyla eşleştiriyor, ilk elden insan. Akşam yemeği için babanın eve gelişi, sabah yemeği için kalkmış olmayı bekliyor.

Belki gün’den başka süreleri yılı, haftayı, ayı, mevsimi ilk elden keşfe­den olmuştur. Fakat genellikle önce gün’ü keşfederiz. İçine girdiği dünyada etrafındaki olayların sıralanışını, farkedilebilir ayrılışı ve bi­rinden diğerine geçişi gözlemlediği süre; yatmak ile kalmak arasına sı­ğanları zaten. Yani güne sığanlar.

Alışkanlıklarımızın büyük bir kısmının, gün içinde yapageldiklerimiz cümlesinde olduğunu söyleyebiliriz buradan. Yani genellikle etrafımızı kazanışımız, etrafımızın bize karışmaya başlayışı “alma zamanı” dedi­ğimiz çağlarımızın hadiseleri olduğundan ve üstüne “adam sınıfına girme zamanı” dediğimiz çağımıza kadar hep tekrarlandığından; günün olayları alışkanlık haline gelirler. Ve yine genellikle günün olayları, zarurî olanlardan ibarettirler. Çoğunluğu zarurî hale gelir sonra ve gi­derek, zaruret içermeyenlerin toplamı zarurî olanlara eşitlenir. Zaru­ret içermeyenler ise gün içinde olup bitecek kısalıktaki “hayatı kolay­la­yan” ve “hayatı güzelleştiren” özellikli hareket ve durumlardır. Bura­dan şöyle bir gruplama yapabiliriz sanıyorum: Gün içine sığan oluş-bi­tişler ya seçmelerimize kendisini dayatan ya da seçmelerimizle yer alan türdendirler. Yani, bir günlük hareket ve durumlardan bir tür vardır ki, günle zaten birliktedir bir tür de vardır ki, onu güne biz ka­tarız. Gün içine sığmaması ya içeriğinden/özelliğinden yahut seçim­deki yanlışlarımızdan kaynaklanır.

Kararlarımız olacak yani. Böylece günü yarım bırakmamış olacağız. Güne sığacağız. Bu bir hedef. Ve hedefi bulduran şekilde işlemek şar­tına bağlanacağız. Kestirebildiğimiz şartlarımız birer alt hedef oluyor demek ki. Sonuçta şuraya mı vardık?: Zorunluluklar ve seçimlikler ayı­rımıyla güne ait hedeflerimiz olacak.

Günün zorunlu hedefleri: Uyan, sabah yemeği ye, işine başla, gündüz yemeğini ye, işini tamamla, akşam yemeğini ye, bakımını yap, uyu.

Günün seçimlik hedefleri: Çevrenle iletişimde ol, öğreticiler edin, nefsini tatmin et, yapıp etmelerine ilişkin alet-edevat edin, güzelleş, para-mal biriktir.

Komik bir durum doğdu değil mi? Bence değil. Bunların hepsi birer gerçek. Fakat komiklik, bu yapılacaklar listesini biz tayin ettik biz iş­letiyoruz gibi geldi de ondan. Burada yaptığımız bir yerde günü stan­dartlaştırmak. Anlaşmamızı kolaylaştıracak bir düşünme meydana ge­tirelim, bakınız. Bizler dünyada yok iken, işler de yok idi. Yani işler dünyaya bizden sonra geldi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayar­lama Enstitüsü isimli romanında, bu durumu şöyle veciz ifade etmiş: “Dos­tum, işler bizden sonra dünyaya gelmiştir, işleri onları görecek adamlar icat eder”. Yani işlerimiz, bizim dünyaya gelişimizle birlikte gelenler ve bir de dünyaya kendi ihtiyarımızla getirdiklerimiz olarak belirleye­biliriz. Yukarıda söylemiştik, zorunlu işler ve seçimlik işler diye. Zo­runlu işler doğduğumuz anda doğan işler oluyorken, seçimlik işlerimiz ise bizim doğurduğumuz işlerdir. Buradan şu sonucu çıkara­biliriz. Her hal ve karda gün içindeki işlerimizin hepsini bir icad ettik. Yanı sıra işlerimizin güdümünde günü yaşamak var; bir de günü yaşar­ken işle­rimizi güdebilmek. Eğer işlerimiz bizi güdüyorsa o günü biz yaşamıyo­ruz da, işimiz bize bir günü yaşatıyor diyebiliriz. İşin dayat­masında kalıyoruz diyebiliriz. İşlerimizi güdebilmeyi başarmak zorun­dayız yani. Güttüklerimizde de bir sonuç gözetiriz hep. Yani sonuçları hedef ediniriz.

Bütün bu çıkarımlarımız, gerçekliğin tesbiti anlamına geliyor. Bu se­beple zorunlu ve seçimlik olmak üzere yaptığımız iki ayrı liste komik değil: Gerçek.

Az önce standart lafı ettik. Buradan hemen, işimizi gütmek anlayışını, şu standart lafı ile karma edelim şimdi. Bakalım önce, bir standart ne­reden doğar?

1) Zaten yapılan işin tahliline dayanarak doğar,

2) O işle ilgili değilse bile zaten görülen oluş-bozuluşun tahliline da­yanarak doğar,

3) Hem yapılan hem görülenlerin tahliline dayanarak doğar.

Tahlile konu ettiğimiz bir şeyi haliyle parçalıyoruz önce. Dolayısıyla gün içi hedeflerimiz birer gerçek olan uyumak, çalışmak, tanışmak, vs. işlerden oluşuyorlar.

Gereklilik anlayışımızı “zaman ve zamanımız” bölümü ile “zamanımız ve hedeflerimiz” bölümünün girişinde dile getirmiştik, hatırlayalım. Arkasından günün gerçekliğine değindik. Robotik geldiği için günün işleri komik bulunabilir yanılgısına düşmemek için, gerçeklik keşfi yö­nünde bir düşünme ortaya koyarak durumu açıkladık. Yine de birşeyler eksik gibi. Geçerlik düşünmesiyle bu eksiği de tamam edebili­riz.

Bir işin gün içine sığması gerçeği o işin günün neresine yerleşeceği ba­kımından geçerlik kazanacaktır. Uyandığınızda, önemi yüksek şe­kilde karşımıza çıkan gereklilik öncelikle yemek işimizin yerini belirliyor. Günün bize getirdikleri ve bizden götürdükleri dolayısıyla bakımımızı yapmak işine, gün içinde bir yer tayin ediyoruz. Günün ikinci, üçüncü yemeği işi de; kaybettiğimiz enerjiyi kazanmaya ve yine harcayacağı­mız enerjiyi almaya en uygun gelen yere yerleşiyor. Bu sebeplerle, gün içinde hangi işi günün neresine yerleştireceğimizi belirliyoruz. Belir­lemek önemine katılıyoruz.

Bir yere atadığımız işin, başka bir işin yerini tayinde etkili olduğu or­taya çıkmış olmalı. Farkettiniz değil mi? Uyumakla bitirdik günü. Uyanmak gelecek sonrasında. Peki uyumak ne kadar yer işgal edecek? Dinlenmeye yetecek kadar. İlk yemeğimizi yiyeceğiz akabinde. Arka­sından çalışmaya başlayacağız. Peki ilk yemek işimiz çalışma işimizin başlangıcına nasıl tesir edecek? Doymamıza yetecek kadar, başka bir ifadeyle çalışmamız için gereken enerjiyi kazanana kadar yememiz sa­yesinde elbette. Ya ne kadar çalışacağız? Gerekli gördüklerimizi ye­rine getirmek gibi çok geniş bir alanın sınırlarına dokunmuş oluyoruz şimdi. Fakat bu genişlikte bir değini gün sınırlarını aşacağından, “ne kadar çalışacağız” sorusunu geniş ele alışımızı “zamanımız ve işimiz” başlığımıza bırakıyoruz şimdi. “Ne kadar çalışacağız” sorusunu cevap­lamayı, yani çalışma işimizi yerleştireceğimiz yeri gün sınırları içinde kalarak şöyle belirleyeceğiz: “Yorulana kadar”. Yorgunluğumuz ikinci yemek işimizin başlama yerini belirledi bakın.

Bütün bu, bir işin, diğerine sıra devretmesi serimimiz, farketmiş olma­lısınız; üç g iki y kuralındaki yeterlik ve yerindelik kriterlerine karşı­lık geliyor. Güne işlerimizi sığdırırken yaptıklarımız eğer bir mesleğe benzetilirse, o mesleğin icrası içindeyken aslında bir meslek adamı gibi davranmaktan daha çok sergüzeşt içinde oluş kabulünü egemen kıl­makla pek bir yerinde davranmış oluruz. Yani gün içindeki yapıp et­melerimiz bizim için bir sergüzeşt olmalı ki, günümüz, sekiz kenar cis­min yuvarlanması gibi tangır tungur görünmesin. Eğer günü, bir ser­güzeşt idrakiyle yaşamaya dikkat edersek, tam çember bir tekerleğin yuvarlanması gibi tatlılık hissedebileceğimizi bilelim.

İşte bu noktada, günün seçimlik işleri imdadımıza yetişmektedir. Zaten güne, bir sergüzeşt karakteri kazandıran da aslında bu tür işlerdir; se­çimlik işlerimiz.

Yani, oluşumuna ancak kelle sayısına dahil olmak kadarcık kat­kımız bulunsa bile içinde yaşadığımız cemiyete sunduğumuz dostça ilgi; en belirsiz ve o oranda derin bir sevme şekli. Çevremizle iletişi­mimizin hem başladığı hem beslendiği kaynak. Dost aranıp taramamak yani. Bulunduğumuz yerde dost edinmek. İşte halkın dostları halka dost olanların tarifi. Ki, çevremizle iletişmek adında somutlaşıyor. Bu da mı iş olacak şimdi? Hayır, böyle sormayın. Sormayın evet, çünkü çevre­mizle iletişmek, bir iştir. Çevremiz benimle iletişmiyor da ben mi iletişeceğim? Böyle de sormayın. Karşılayana muhtaçlık içeren her şeyde olduğu gibi, yönelim tek taraflı olsa da bir yönelim olduğu için orada diğer biri ille de var. Bir de diğerinden yönelim alınmışsa o şey birliktelik karakteri kazanacaktır. Yani selamımızın alınacağını kim garanti etti de, yanındaki boş koltuğa oturduğumuz kişiye selam vere­ceğiz!? Selamımız alındı ise ne saadet. Fakat alınmayacaksa bile selam­laşmada bulunmakla çevremiz ile iletişiyor durumdayız. Cenazelere iştirak edeceğiz. Hasta ziyaretinde devam edeceğiz. Sıla-i rahim yapa­cağız. Büyüklerimizin eline gideceğiz. Alış-veriş ettiğimiz bakkala, manava, pazarcıya hoş sohbet davranacağız. Fakat yine de çalışma işi­nin yerini bozmayacağız. Yemeklerimizin yerini değiştirmeyeceğiz. Uyumamızı uyanmamızı şaşırtmayacağız. Günün zorunlu işlerini ak­satmayacak, artırmayacak, eksiltmeyeceğiz ki seçimlik işlerimizde be­lirleyen kişi hep biz olalım. Etrafımızda öyle bilinen kişi olacağız ki, çalışmaya giderken bizi oyalamayı ayıp bilip ona göre davranacak çev­remiz. Çalışmamızdan bizi alıkoyamayacaklar tanışlarımız.

İş arkadaşları ile selam, hasbıhal ne üşeneceğimiz ne uzatacağımız bir şeydir. Müşterilerin, mükelleflerin, hepsi için geçerli bu. Bu işin yeri… Çıpalı bir iş değil, bu anlaşıldı ama. Soluk almak mesabesinde bir iş. Ne kadar süren bir iş… “Ne iyi ettim de selamladım” “gözlerinden gördüm çok makbule geçmiş” sesini gerek çevremizden gerek içimizden duya­cağımız kadar sürecek.

Öğreticiler edinmek de günün işidir. Seçimliktir hem. Disiplinli bir kurumda, meslek öğrenmeyi anlamayın bundan. Öyleyse eğer zaten o, çalıştığımız şey anlamına gelir. Nasıl söylenir; okul, kurs çalışmadır, öğretici edinmekten kastettiğimizin dışındadır onlar. Şu soru-cevap meramımı aktarmaya yeter sanıyorum: Çocuklar çalışır mı? Evet onla­rın meslekleri olan oynamak, öğrenmek ve büyümeklikleri çocuğun çalışma hayatıdır. Öğretici edinme işinden olarak kişiye göre birçok değişik uğraşı sayılabilir. Kitap okuyucusu, bir öğretici edinmiştir me­sela. Günün haberlerine gazeteden yahut başka bir vasıtadan kulak vermemiz öğretici edinimidir. Hobiler, edinilmiş öğreticilerdir. Bu işin en esaslısı da kendimizi öğretici edinmektir. Yürürken, otobüste, ara­bada, yıkanırken, tıraş olurken, piknikte, yeni tanışmalarda, vs. ya tahlilci gözümüzle bakmakla kendimizi öğretici edinmek yahut tek bir yöne yoğun düşünürlüğümüzle kendimizi öğretici edinmek gailesi içinde olalım. Teknenin yüzmesini, bayrağın dalgalanmasını, çocuğu­muzun sevinmesini, trafik kazasının feciliğini, kuşların ferahlatıcılı­ğını, suyun azizliğini, vs. teklere yoğunlaşın. Bir kendinize has “dü­şünme sanatı” inşa edin mesela. Belki Erol’un niye öyle davrandığını düşünün. Ergin oğlunuzdaki değişmeleri düşünün. Çocuklarınızın biri­cikliklerini, şahsî birimcikliklerini düşünün. İnsanların, size, zihinle­rinde nasıl bir tanım verdiklerini düşünün. Sizi sınırlamamak için hü­küm vaz etmek istemiyorum ya, aslında insanın edineceği en iyi öğre­tici kendisidir.

Nefsini doyurmak işi var bir de. Yani o, kendini doyuranın kim oldu­ğunu bilsin. Köpek kendini doyuran eli ısırmaz, itaat eder o ele. Nefis de böyledir. Eğer sizi doyuran o ise vay halinize. Hem aklıma gelmiş­ken söyleyeyim. Hani hiperaktif çocuklar var ya. Bir hasta olarak ele alınıyorlar. Davranış bozukluğunu aşmış, tam karakter bozukluğu da denemeyen arada duran, müthiş enerjik tarz içindedirler. Yüzsüz, arsız noktasındaki durumlarını bir kenara bırakırsak diyebiliriz ki o çocuk­lar; tatminsiz sonra nefisleri tarafından doyurulan ebeveynlerin çocuklarıdırılar hep. Nefsini sen doyur ki, o seni, vitrin önünden kapı arkasına, meydan anıtından kadın kalçasına, internetten kalıp atölye­sine, sohbetten filme alıp götürüp sürükleyemesin.

Alet-edevat edinmeyi de günün işleri arasına koymuştuk. Otomobil, makine, demirbaş, vb. şeyler gelir belki aklınıza hemen. Ve bunların günün alet-edevatı ile ne gibi ilişkisi vardır diye sorabilirsiniz. Alet-edevat oluşları itibariyle ilişkisi var tabi. İşlerimize en uygun aleti kullanmanın gün içine yerleşen bir değeri var haliyle. Ama bunların gün içinde edinilmesi değil, kullanılması bakımından gün değerlen­dirmesine girmesi anlamlı. Bunların edinilmesi “zamanımız ve çalış­mamız” bölümünde ele alınmalı. Elbette kabul edeceğinizi bekliyorum; gün içinde edinilen alet-edevat da vardır. Yani bir gün içinde edinil­mesi mümkün olanlar. Bunlardan biri eskilerin tabiriyle “akıl defteri” dediğimiz alettir. Her an yanımızda bulundurduğumuz. Hafızanıza gü­venmeyiniz, yazınız ilkesini hep dikkatte tutmaktan icap eden bir alet. Sonra hep kalem taşımak. Mesleğinizin esaslı demirbaşı da olabilir bu. Elektrikçi için “kontrol kalemi” mesela. Marangoz için, tesisatçı için şerit metre, terzi için mezura ve toplu iğne gibi. Bilgisayar tekni­keri için program veya donanım sürücüleri gibi. Öğrenci için defter ve ka­lem… Şu akıl defterini anlatalım hele. Hani ajanda deniyor ya şim­di­lerde işte o. Bugün, çalışmanız gereği bir temsilci ile görüştüğünüzü varsayın. Görüşmeniz ileride belli bir güne, karşılıklı sözleşmeniz so­nucunu doğurduğunda; o günü, ilgili kişiyi, sözleşmenin anahtar keli­melerini hemen akıl defterinize yazınız ki, unutmayın. Hem unutma­yın hem o sözleştiğiniz günün hedeflerinden birini tayin etmiş olun da başka hedeflerle keşmekeş hasıl olmasın.

Yine, şehrinizin toplu taşıma vasıtalarının hareket tarifesini, taşımacı­lık tarifelerini bildiren yazılar elinizin altında olsun. Mühendis iseniz mesela, demirbaş formüllerinizi elinizin altında tutun. İnşaatçısınız di­yelim, statik hesap tabloları. Muhabirsiniz diyelim, ses kaydedicisi belki fotoğraf makinesi. Çanta taşımak. Mevsimi gereği şemsiye yahut hırka, ceket. Hatta, kendi şartlarımız uyarınca tesbit ettiğimiz mik­tarda, yanımızda hazır bulunduracağımız bir para, günün alet-edeva­tından sayılmalıdır.

Güzelleşme işini anmıştık. Bunu ayna karşısında geçirdiğimiz anların işleri olarak da kabul edebiliriz. Karakterimizi, ruhsalımızı inşa eden işlerimiz olarak da. Kıyafetimize veya gönül ferahımıza yöneldiğimiz anların gün içinde bir yer sahibi kılınmasına dikkatinizi çekmek isti­yorum. Bunları güneşin günlük devrine bağlamak en isabetli olanıdır. Gün içinde hangi yerde durduğu ile birlikte nasıl bir somutluk taşıya­cağını da belirlemek gereği var. Yani namaz kılacaksınız ve öğlen na­mazının yeri belli, şekli de. Yani, bir giyim seçeceksiniz ve bu o günün getireceği beklenenlerle belli.

Bütün bu, günün seçimlik işlerine yer tayin edişimiz onların günü­müzü bozan etkilerinden korunmuşluğumuzla ve günümüzü inşa edişleriyle sonuçlanacaktır. Lafı uzatmaya gerek yok. Açıklamaları­mızda yer almamış örnekleri, siz okuyucu olarak kendi şartlarınızın getirdikleriyle eşleştirerek gününüzün hedeflerini bir disipline soka­bileceksiniz.

“Ama, bu nasıl bir saate, nasıl bir makineye, nasıl bir yönetmeliğe ben­ziyor farkında değil misiniz” diye mi sordunuz? Pekala, hem sınırlan­mışlık duygusundan kurtulmuş hem de günü en güzel ölçülülük içinde yaşayabilmenin cevabını arıyorduk değil mi, şu konuştuklarımızla? Evet. Şu halde, bir örnek vermeliyim. Yahya Kemal’i örnek tutacak olursak; sınırlanmışlıktan azade bir hayat, serbest yaşanan bir gün ama serkeş değil. Hakkında yazılanlardan, hatıratlardan bunu keşfediyoruz. Çevresiyle ilişkisinde kurumlaştırdığı bir rakı sofrası adeti var kendisi­nin, üç duble rakıyı aşmaz imiş. Zira gece zirveye ulaşmadan (Mustafa İnan’ın biyografik romanını kaleme alan Oğuz Atay’dan öğreniyoruz ki) saat 10’da yatarlarmış kendileri. Hem şair, yani çalışması ilham pe­risine bağlı bir adam hem yatma saati konusunda titiz. Çelişik mi geldi, yanlış rivayet mi yoksa? Peki, bugüne kadar ismi, eserleri, üretimleri itibariyle toplumsal hafızada kayıtlı kalmış hangi adamı akla getirirse­niz getiriniz, bir de onlar en serbestlerin hatta en serkeşlerin, avarele­rin işidir diye bilinen mesleklerin adamı olsunlar ki bunlar; gün içi iş­lerini tam bir disiplin içinde gören adamlardır, göreceksiniz.

 

 

Yazan: Tahsin Yılmaz Kaynak: AKİS KİTAP

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız