Parlak Gelecek Tasarımında TARİHİN GÜCÜ

0
396

Tarihin önemli bir fonksiyonu da geçmiş, bugün ve gelecek arasında sağlam bir köprü kurmasıdır. Konusunu geçmişten alsa da gerçek maksadı geleceğe yön vermektir. Tarih felsefesinin gayesi ise, yaşadığımız ânı geçmişin ışığında anlamak ve anlamlandırmaktır.
Tarih: Aydınlık Geleceğin Köprüsü
Fransız filozof Gustave le Bon’un deyişiyle, “Dünler; yarınların özü ve mayasıdır.” Cemil Meriç’in ifadesiyle de, “Geçmiş, geleceğin malzemesidir.” Geçmiş, bugün ve gelecek, ‘tarihin sonsuz zinciri’ içinde, birbirine bitmez diyaloglarla bağlıdır.
Bu anlamda, insanlığın varlık ve geleceğini sağlam direklere dayayıp sonsuza dek ayakta tutmada tarih, hayati bir öneme sahiptir. Tarih harmanından devşirdiklerimiz, varlığımızın en sağlam teminatıdır. Atalarının, asırların eleğinden geçmiş paha biçilmez tecrübelerinden istifade etmeyen milletler, ancak ahmak olabilir. Bu yapıdaki …

 

Tarihin önemli bir fonksiyonu da geçmiş, bugün ve gelecek arasında sağlam bir köprü kurmasıdır. Konusunu geçmişten alsa da gerçek maksadı geleceğe yön vermektir. Tarih felsefesinin gayesi ise, yaşadığımız ânı geçmişin ışığında anlamak ve anlamlandırmaktır.

Tarih: Aydınlık Geleceğin Köprüsü
Fransız filozof Gustave le Bon’un deyişiyle, “Dünler; yarınların özü ve mayasıdır.” Cemil Meriç’in ifadesiyle de, “Geçmiş, geleceğin malzemesidir.” Geçmiş, bugün ve gelecek, ‘tarihin sonsuz zinciri’ içinde, birbirine bitmez diyaloglarla bağlıdır.

Bu anlamda, insanlığın varlık ve geleceğini sağlam direklere dayayıp sonsuza dek ayakta tutmada tarih, hayati bir öneme sahiptir. Tarih harmanından devşirdiklerimiz, varlığımızın en sağlam teminatıdır. Atalarının, asırların eleğinden geçmiş paha biçilmez tecrübelerinden istifade etmeyen milletler, ancak ahmak olabilir. Bu yapıdaki milletler, okyanusta pusulasız yol almaya çalışan gemiler misâli, başa gelecek musibetlerin en katmerlisine müstahaktır.

Aydınlık yarınlara ulaşma ve geleceğin dünyasını mamur hale getirme, yalnızca geçmişin birikim, tecrübe ve güzellikleri üzerinde yükselmekle gerçekleşebilir. Çünkü, geçmişteki bütün toplumların yükseliş ve çöküşlerinin sırrı, tarih havzasında toplanmıştır.

Avrupalı Tarihçi E. Hallet Carr’ın şu görüşü, bu noktadaki haklılığımızı ispatlamaktadır: “Tarih, ‘ertelenmiş başarı’ diyebileceğimiz bir şeyi kabul eder; bugün görünüşte başarısızlık olan şeyler yarının başarısına hayatî katkıda bulunabilir. Tarih, yalnızca geçmiş ile gelecek arasında tutarlı bir ilişki kurduğu zaman anlam ve geçerlilik kazanır.”

Batılı tarih felsefecisi LeonE. Halkın, konuya daha da açıklık getirmektedir: “Tarihin bilinmesi, geleceği düşünmek için zaruridir; geçmişi ne kadar iyi tanırsak, o ölçüde daha az kölesi oluruz. Boş zamanlarımızı, geçmişin yücelikleriyle aşinâlık peyda ederek ve felaketleri nazar-ı dikkate alarak en iyi şekilde kullanabiliriz.”

ABD’li medeniyet tarihçisi Will Durant’ın aynı husustaki yaklaşımı ise şöyledir: “Hâl, harekete geçmek için birikmiş mâzi; mâzi ise, anlaşılmak için açılmış hâldir. Hâdiselerin gelişinden bir formül çıkarıp gelecek için kullanabilecek miyiz?”

Werner Sombart’ın görüşü de gayet yerindedir: “Yol göstericilerimiz olan rahatlatıcı formüllerimizi kaybedince; yeni bir tutamak bulana ve yüzmeyi öğrenene kadar olgular okyanusunda boğuluruz.”

Son olarak Paul Valery’nin nefis sözüyle bahsi bağlayalım: “Eğer kelimesi anlam doludur; hayatımızın tarihle en içten ilişkisinin sırrı bu kelimede saklıdır.”

Ayrıca tarih, tıpkı bir ‘kutup yıldızı’ gibi çağlar boyunca, rehber ve kaynakların hep önünde yer almıştır. Bağrında sakladığı zaman ve mekân ötesi prensiplerle, daima hayat vaat eden bir hâl çaresi sunmuştur. Geleceğin net bir şekilde seçilemediği durumlarda ‘rasat kulesinden’ ufku görebilme ve istikbal perdesini açabilmenin imkânını tanımıştır. Felaketlerin sağanak halinde yağdığı, şartların amansızlaşıp aleyhte ittifak ettiği durumlarda selâmete çıkaracak ‘emin bir vasıta’ olmuştur.

Tarihçi Abdulhamid Sıddıki’nin kanaati, bunu ne kadar güzel billurlaştırmaktadır: “Tarih, ne zaman çökeceği bilinmeyen insanlığın, varlık denizinin dibinde bazen gizli olabilen tehlikeli kayaları, hayat selini yarıp gitmekte olan yeni denizcilere haber veren fenerden başka bir şey değildir.”

Dolayısıyla tarihe iltifat edilmezse, karanlıkta el yordamıyla yürüyen avare insan seviyesine düşmek mukadderdir. Yarına dair ümit ve beklentilerin bitip, günübirlik kaygılarla hareket edildiği, asıl gayeden uzaklaşıldığı takdirde, tarihin kanunları icabı ‘hayattan düşmeye’ mahkum olmak kaçınılmazdır.

‘İstikbalin zümrüt tepelerine’ çıkmak ve devletler arası arenada hak edilen yeri almak, ancak tarihin açtığı ışıltılı yoldan      ilerlemekle mümkündür. Aksi takdirde, rotasını kaybeden gemiler gibi batmak ya da sığınacak yabancı sahiller aramak kaçınılmaz olur.

Diğer yandan, mâzinin ihtişamla bezeli tabloları, daha muhteşem şâheserlere imza atmaya basamak yapılmadığı takdirde, kendine kuru kuruya bağlılık ve hayranlık duyulsa da bugün için manasız olmaktan kurtulamaz.

Bizi ayakta tutan, yaşadığımız toprağı/hayatı sahiplenmemizi temin eden, moralimizi yüksek tutan mazinin güzelliklerini işleyip daha parlak yarınları yakalamanın esin kaynağı hâline getirmezsek, atalarımızın başarılarıyla övünüp göğsümüzü kabartmamız, doğrusu teselliden öte pratik hiçbir fayda sağlamaz.

Bugünü idrakten sıyrılıp tarihi yeniden diriltmek ve geçmişin hayal dünyasında yaşayıp gelecekten ümidi kesmek ise, akıl ve realite dışı patolojik bir saplantıda boğulmak ve hayatla bağları koparıp dışına itilmeyi kabul etmek demektir.
Aslında bu, tarihin yüklediği mesuliyetten kaçıp bir mirasyedi gibi atadan kalanla yetinme, gelecek kuşaklara hayat hakkı tanımama, nihayet kendini tembellik ve miskinliğe atma kolaycılığıdır.

Halkın’ın değerlendirmesi bu açıdan çok mânidardır: “Bazıları bizzat geçmişin kendisine bağlanmakta; halbuki başkaları geçmişin gelişmedeki rolü hakkında kafa yormaktadır. Birinciler, tarihe kaçış imkanı aramakta, diğerleri ise ondan bir açıklama değeri beklemektedir.”

Geleceğin Zirvelerine Erişmede Tarihin Fonksiyonu
Burada, mevcudiyeti daimi kılmak ve tarihi misyonu ilelebet sürdürmek manasında, “İstikbal köklerdedir” fikri önem kazanmaktadır. Bununla geçmişe dönük yaşayıp onu diriltmeyi değil; tarihi dinamiklerden güç alıp milli-manevi değerlere dayanarak istikbali inşa etmeyi kastediyoruz.

Mühim olan da, Yahya Kemal’in orijinal ifadesiyle ‘kökü mâzide âtî (gelecek)’yi kurabilmektir. Mehmet Âkif’in de vurguladığı üzere, “Mazisi yıkık milletin istikbâli, tarihen asla mümkün olmamıştır.”

A. Hamdi Tanpınar’ın kanaati de aynı merkezdedir: “Mâzisiz bir hâl tasavvur (düşünmek) edilebilir; fakat mâzisiz bir gelecek tasavvuru imkânsızdır.” Peyami Safa da bunu doğrulamaktadır: “Tarihi sürekliliğini kaybeden bir millet, her şeyini kaybetmeye mahkumdur.”

Fransız düşünür Volter’in dediği gibi, “Tarih milletlerin tarlasıdır. Her millet bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte de onu biçer.” Geleceğe yönelik emellerimizi biçmemiz, yalnızca tarih tarlasına ekeceğimiz tohum ve fidanlar nispetinde olacaktır. Yoksa istikbalden mucizevî sürprizler beklemek boşunadır.

Hiç kuşkusuz, bir millete yapılacak en büyük fenalık; ‘varlığının can damarı’ seviyesindeki mâzideki değer ve dinamiklerinden onu koparmaktır. Zirâ onlar, millete asalet ve ruh kazandıran birer ‘kök’ gibidir; onları çürütmeye kalkışmak, varlık temellerini baltalayıp yok olmakla eşdeğerdir.

Şanlı geçmişimize ve ona hayat veren dinamiklere gözlerimizi kapadığımız takdirde, zamanın yüksek debili selleri ve hâdiselerin amansız dalgaları karşısında zaafa düşüp sarsılmamız ve önü alınmaz bozgunlar yaşamamız tabiîdir.

Sosyolog Erol Güngör, geleceği tesis etmede tarihin rolüne değinen şu görüşleriyle sağlam bir bakış açısı sunmaktadır: “Tarihimizin büyüklüğü bizim için kuvvet kaynağıdır. Gelecek için büyük ümitler besleyebiliyoruz. Dün büyük olduğumuz gibi, yarın da büyük olabileceğimizi düşünüyoruz. Bu tarih şuuru sayesinde arkamızda sonsuz bir geçmişin bulunduğunu ve önümüzde sonsuz bir geleceğin bulunabileceğini düşünüyor, bu düşüncenin verdiği azim ve metânet içinde hareket ediyoruz.”

Son tahlilde, ‘kökü mâzide âtî’ esprisi çerçevesinde, parlak ve güçlü bir geleceğin imarında maziyle; kuvvet ve mâneviyat takviyesi almak noktasında bağları sıkı tutmak şüphesiz geleceğimizin selâmet ve saadeti namına hayatiyet arz etmektedir. Sırtımızı mazinin ulvî değerlerine yaslar ve gür kaynaklarından beslenirsek; günün şartlarına göre kendimizi sürekli yenileyip zinde tutar, azim ve irade ile kuşanırsak; gelecek yüzyılların da bizim olması ve bütün zamanlara mührümüzü vurup hak ettiğimiz yeri yeniden almamız imkân dahilindedir.

Bu da, Karl Jaspers’in yaklaşımıyla, ‘en geniş insan ufkunu kazandıran ve hayatımızı kurmaya muktedir ananevî değerleri aktaran’ tarihi; zihnimizin, tabiatımızın ve hayatımızın merkezine oturtmaya bağlıdır.

Unutmayalım ki, tarihe duyduğumuz alâka ve onun hayatımızdaki yeri; nasıl bir gelecek düşlediğimiz ve kendimizi nerede görmek istediğimizle doğrudan ilişkilidir. Carr, bunu şöyle desteklemektedir: “Gelecekte gelişmeye inancını kaybeden bir toplum, geçmişindeki ilerlemeyle ilgilenmekten de vazgeçer.”

Bugün, tarihin diriltici iksirine her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımızın olduğu su götürmez bir realitedir. Kendimize güven hissimizi yitirmediğimiz ve maziyle doğru ve sıkı bağımızı kesmediğimiz takdirde, geleceğin zirvelerinde arzuladığımız mevkiye ulaşıp tarihî yürüyüşümüzü devam ettireceğimizin en büyük habercisi, yine tarihtir.

Bu gerçeği, insana muazzam bir idealizm aşılayan Tahsin Banguoğlu’nun müthiş sözleriyle taçlandırmak münasip olacaktır: “Biz lider millet olageldik. Medeniyet yarışında ileri ve iddialı millet olacağız. Geleceğin tarihinde de misyonumuz bulunmalı. Kendi kültürümüzün ve manevî hayatımızın kaynaklarına ulaşacağız. Kişiliğimizi bulup kendimize geleceğiz.”

Kaynakça:
Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, Çev: M.Gizem Gürtürk, İstanbul, 1991, İletişim Yay.
Leon-E. Halkın, Tarih Tenkidinin Unsurları, Çev: B. Yediyıldız, Ankara, 1989, T.T.K.Yay.
Arıel ve Wıll Durant, Tarih Üzerine, Çev: Hüseyin Zamantılı, İstanbul, 1983, Hülbe Yay.
Erol Güngör, Dünden Bugünden, İstanbul, 1986, Ötüken Yay.
D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, Ankara, 1990.

yazan: ismail çolak -genç gelişim dergisi 38. sayı

 

bu konularda ilginizi çekebilir:

Türklerin Muhteşem Savaş Teknikleri

Eski Türk Geleneklerine Göre Doğum Tarihlerinin Özellikleri

FELSEFE TARİHİ

Selahaddin Eyyubi’nin Liderlik Sırları

Kitaptan Hayat Kurmak



CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız