D. CÜCELOĞLU: Gönlünün Muradını Yaşamak Savaşçı Stili Gerektirir

0
343

Ben hiçbir zaman kendimi kişisel gelişim uzmanı olarak görmedim. Benim çabamı şu şekilde özetleyebilirsiniz; bireyin kendisi olmasına ve bireyin özgürlüğüne saygılı olma ortamına hizmet. Bireyin kendisini keşfetmesi çok önemli. Çünkü yaşam çok bireysel bir süreç. 17 Kasım 2007 tarihinde Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi`nde Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı Derneği yararına Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun Kendi Yaşamında Varolmak’ adlı konferansı vardı.  Burçin İvren mucizelerim@hotmail.com

 

 

17 Kasım 2007 tarihinde Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi`nde Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı Derneği yararına Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun Kendi Yaşamında Varolmak’ adlı konferansı vardı.
Konferanstan önce, röportaj yapma isteğim olduğu için Doğan Cüceloğlu’nun kaldığı İzmir Görme Özürlüler Kitaplığını Kurma ve Yaşatma Derneği Başkanı Gültekin Yazgan’ın evine hem dernek kurucuları ve hizmetleri adına bir tanışıklık sağlamak hem de rahat bir sohbet ortamı oluşturmak üzere davet edildim. Sohbet vesilesiyle Doğan Cüceloğlu’nun ithafen dediği gibi ‘biz bilincine sahip sessiz kahramanlar’ ile tanışmış, onların Avrupa standartlarında sesli ve kabartma yazılı kitaplar üreterek, Türkçe kitap okumaya ihtiyacı ve isteği olan görme özürlülerin kullanımına sunma hizmetlerine, bu uğurdaki mücadelelerine tanıklık etmiş oldum. Bu konuya özel olarak başka bir sayıda yer vereceğim için sohbet tarzında gelişen Doğan Cüceloğlu ile paylaşımımızın bir bölümünü aktarıyorum. İçerikteki samimi havanın, sayfalara da yansımasını istediğim için aradaki konuşmaları kesmeden, olduğu gibi aktarmaya dikkat ettim.
B.İ.: Öğrenme, kendinizi fark etme ve yaşamdan kendinize bir anlam çıkarma süreci nasıl başladı?
D.C.: Benim yaklaşımım şu; ben sürekli insanın ne olduğunu gözlemleyen bir tavır içerisinde, bilimsel yönden olgunlaştıkça şunun farkına vardım ki çocuk, insan olarak doğduğunda öyle bir şekilde donatılmış potansiyel olarak doğuyor ki, bu sorduğunuz soruya ‘doğarken beraber’ cevabını vermeye başlıyor farkında olmadan. Yani doğarken beraber bir çocuk, ben kimim sorusunun cevabını, çevrede kendisine nasıl tepkide bulunulduğuna göre kaydediyor. Örneğin, ağladığı zaman çevresinde birileri ‘şşş’ mi diyor, ya da ‘ne oldu tatlım’ diye mi konuşuluyor? Böylelikle çocuk ‘ben sevilecek kabul edilecek birisiyim’ ya da ‘istenmeyen birisiyim’ yönüne doğru gitmeye başlıyor.
Ben okuma-yazması olmayan ama Türk anasının aşina sevecenliği içinde sevgiye doymuş bir çocuk olarak büyüdüm. Ama annem ben 10 yaşındayken öldü. Bu ölüm ‘yaşam ne, ölüm ne, yalnızlık ne?’ konusunda bana doğrudan izlenimler verdi. Esas farkında oluşum o zaman başladı ve şimdi baktığım zaman görüyorum, müthiş bir kaygı ve korku içerisinde, yani ‘babam da ölebilir, herkes ölebilir, yapayalnız kalabilirim’ duygusu içerisinde ben şöyle bir yol izlemişim: Senin hayatta kalabilmem için, insanların seni sevmesi lazım. Onun için senin ne istediğin önemli değil, onların ne istediği önemli. Yani herkesi memnun etmek üzerine kurulu bir hayat felsefesi… Bunu fark etmem doktora programından sonra oldu benim. 1976-77 yıllarında Amerika’ya gitmiştim. Orada iletişim gruplarına katıldım. Birisi dedi ki, ‘Sen herkesi memnun etmeye çalışan bir insansın ama farkında değilsin.’ Ve o zaman başkası da öyle düşünüyor mu dedim bu grupta? Evet, seni seviyoruz ama hayatına yazık oluyor dediler. Ve oradan bir yolculuk başladı. Bu süreç beni kendim de dahil olmak üzere insanların iç dünyasını gözlemlemeye, bu iç dünya davranışlarına nasıl yansıyor onu anlamaya ve böylelikle yazarlığa doğru götürdü.

B.İ.: On yaşındayken annenizin vefat ettiğini söylediniz ya, bu, bir açıdan bir çocuk için çok kötü bir durum ama bir açıdan da şu anki konumuzun başlangıcı oraya ait. O yüzden aslında hayatta bir sebep-sonuç ilişkisi de var, değil mi?
D.C.: Haklısın ve böyle düşününce de halkın şu sözü anlamlı geliyor: ‘Allah’ın her işinde bir hayır vardır.’ Yeter ki sen yaşamını dürüstçe, içindeki koşullar ne ise hakkını vererek yaşa hadisesi…

B.İ.:Psikoloji üzerine eğitim aldınız. Türkiye’de bireysel gelişim anlamında yazılmış kitapların en kaliteli öncülerinden birisiniz. Siz psikoloji alanını farklı bir pozisyona ulaştırdığınıza inanıyor musunuz?
D.C.: Psikoloji dendiği zaman Türkiye’de genelde akla hemen klinik psikoloji geliyor. Psikolojinin esasında 8 büyük alanı var. Bunlardan bir tanesi klinik psikoloji. Ben bir psikoloğum ama benim alanım iletişim psikolojisi. İnsanlar arasındaki ilişkilere bakan biriyim. Kişinin sağlıklı ya da sağlıksız olmasının temel kaynağı; onun ilişkiler ağı içerisinde sağlığı. Ben hiçbir zaman kendimi kişisel gelişim uzmanı olarak görmedim. Benim çabamı şu şekilde özetleyebilirsiniz; bireyin kendisi olmasına ve bireyin özgürlüğüne saygılı olma ortamına hizmet. Bireyin kendisini keşfetmesi çok önemli. Çünkü yaşam çok bireysel bir süreç. Herkesin içinde doğmuş ve bu şekilde ölmüş olabilirsiniz ama yaşamınız bireysel, içinizde oluşan mutluluk ya da mutsuzluk duygusu bireysel bir hadise. Kaynakları dışarıda ama yaşamınız bireysel. Böyle olunca benim adımlarım;
– Senin bu evrende kendi başına bir yolculuğunun olduğunun farkına var.
– Kendi başına bireysel bir yolculukta neyi gerçekleştirmek istediğinin farkına var.
– Gerçekleştirmek istediğin bu yolculuk senin gönlünün yolculuğu mu, senden beklenilen şey mi?
“İşte annem-babam bekledi, şundan dolayı şunu oldum. Esasında şunu seviyordum ama bunun maddi olanakları daha güzeldi…” Bu durumdaki yaşamlara sahiplenilmiş yaşamlar, kiralık yaşamlar diyebiliriz. Anneme kiraya verdim yaşamımı o oturuyor, babam oturuyor, dedem oturuyor. İşte şu ideolojiye kiraya verdim yaşamımı, o ideoloji beni yönetiyor. İşte ben bunun farkına varılmasına taraftarıyım. Bütün yaptığım, bu farkına varılma hadisesi. Ve hiçbir zaman kişisel gelişimin reçeteler ile olabileceğini sanmıyorum.
Mesela; ‘gerçekten dinleyin, vereceğiniz cevabı düşünmeden can kulağı ile dinleyin’ reçetesini ele alalım. Önce neden dinlemediğini keşfetmen lazım. Çünkü birisi zorla oraya getirtilmişse, konuşulan konu ona hitap etmiyorsa, ilgisini çekmiyorsa ‘dinle’ demekle bir şey olmaz. O bakımdan, benim yaklaşımım bu tip kişisel gelişime uymaz.
Benimki;
–  önce anla,
– kendin olabilme cesaretini nereden bulabilirsin, araştır yaklaşımına dayalı.
Kendin olma cesaretini bulmadan gerisi hep lafta kalır. O bakımdan bireyin bir önemi yoksa toplumda, ait olmak çok baskınsa, kişisel gelişimin olması etkisiz kalır. Örneklersem, kimliğim benim değil ki, kiralık. O zaman hepsi -mış gibi oluyor. ‘Mış Gibi Yaşamlar’ adlı kitabımda bunlardan bahsettim.

B.İ.: Türk toplum yapısındaki çocuğu yetiştirme tarzı, bence bireysel gelişim bilgilerine göre ters. Çökük bir çocuk alıyoruz, kendini topluma kabul ettirmeye çalışan, azarlanan, sevilmediğini hisseden bir çocuk… Bu çocuk daha sonra, kişilik gelişimi evresinde sorunlar yaşıyor. Türk toplumundaki çocuk yetiştirme tarzında bana göre yanlış olan, ama artık bir parçası olduğumuz bu aile eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle hemfikirim. Ana-baba bunu yaparken kötü niyetli değil. Onun da bildiği bu. Çocuğunun bireyselliğini çalarken, çaldığının farkında değil. Ben buna kalıplama modeller diyorum. Sevdiğinden dolayı bunu yapıyor ama. Onun için yeni bir slogan geliştirdim. Önce saygı, saygının olmadığı yerde sevgi yoktur. Bir kitap tamamladım, zannedersem Ocak 15’e doğru çıkacak. Korku Kültürü adında… ‘Mış Gibi Yaşamlar’dan sonra yazılmış olan ve devamı niteliğinde bir kitap. 3 kişi ile sohbet içinde oluşturuyorum bu kitabı. Oğlum Timur, Öğretmen Arif Bey ve ben.

B.İ.: Çok güzel. İsminden tahmin edebiliyorum içeriğini. Sevilmeme korkusu, reddedilme korkusu, kabul edilmeme korkusunu mu anlatıyor?
D.C.: Korku kültüründe korkulacak bir otorite vardır. O otorite, çocuğun ne olması gerektiğine karar verir. Çocuğun kim olduğu değil, ne olması gerektiği önemlidir. O zaman çocuk, kim olduğuyla ilgilenilmediğinde, kendinden bir yabancılaşma ve iç yalnızlığa düşer. Kitapta bir pasaj var, diyor ki: “Yaşamlarımız niye şevkli değil?” Şöyle bir cevap geliyor: “Hapishanelere git. Ay ne güzel hapishane diyen bir mahpus göremezsin. Ve hiç kimse hapishanedeki hayatımı mükemmel yapacağım, mükemmel bir mahpus olacağım diye güdülenmemiştir.” Korku kültüründe yetişen insanların da coşkusu bu nedenle yoktur. Örneğin; kişi makine mühendisi çıkıyor, okulunun birincisi olarak mezun oluyor ve mezun olduğu gün, diploması verildiği gün, ağlıyor ve diyor ki; “Ömrümün geri kalan hapishanesine bugün kesinlikle adım attım.” Neden diye sorduklarında, “İstemedim ben bu mesleği” diyor. “Babamı memnun etmek için. Ve bir daha da meslek seçme fırsatı elime geçmeyecek.” Şimdi sen gel, bu insanı bu kişisel gelişim sözleriyle mutlu ettir! Ondan dolayı kişisel gelişim uzmanı olarak algılanmak istemiyorum. Ben bu konudaki en güzel fikirlerimi ‘Savaşçı’ kitabımda yazdım. Bir insanın hayatında her an için gözlemleyen bilinci vardır. Mesela şimdi sen geldin, burada oturuyorsun, hayatının bir parçası. Sana şu soruyu soracağım. Yüzde kaç buradasın, şimdi şu anda?

B.İ.: % 90
Peki bu işi sevmesen, başka birisi seni zorla göndermiş olsaydı, mecburiyetten dolayı röportaj yapacak olsaydın, bu derece yüksek olur muydu?

B.İ.: Hayır olmazdı. Maksimum %40 olurdu. O da yazı hazırlamak zorunda olduğum için… Gereklilikten kaynaklanan bir durum.
D.C.: Ne beni anlamakta zorluk çektin, ne de hesaplamakta… Pat diye söyledin. Şimdi bir gün bittiği zaman içimizdeki o muhasebeci gözlemleyen bilinç, bakarsan eğer üç saniye versen yeter. Bugün ne kadar hayatımdaydım, ne kadar kendi hayatımı yaşadım dersen gözlemleyen bilinç sana o ortalama rakamı verir. Haftanın sonunda sor. Yılın sonunda sor. Ömrünün sonunda sor. Ömrün sonuna doğru içindeki muhasebeci diyor ki; ‘Alo, çok zaman kalmadı, kalbin teklemeye başladı, sağlığın gidiyor, saçlarına ak düştü, nefesin kesiliyor artık sen merdivenleri çıkarken. Ne zaman sen kendi hayatını yaşamaya başlayacaksın?’ İşte o zaman insanların yüzleri asılmaya başlıyor. Yollarda görürsün, yaşanmamış yaşamlar… Eric Fromm diyor ki; “Dünyadaki bütün kötülüklerin ve savaşların kaynağı, yaşanmamış yaşamlardır.” O nedenle, gönlünün muradını yaşayabilmek savaşçı stili gerektirir. Kendin olabilme cesareti gerektirir.

B.İ.: Kendimden biliyorum, mücadele gerektirir. Sizin bir kitabınız vardı ‘İçimizdeki Çocuk’ diye. Oradan bahsettiğinize göre, içimizdeki çocuk ile konuşmamız ve sevgi alışverişi yapmamız gerekiyor. Ben 15-16 yaşlarımdayken kendi başıma bir odaya gider, kitabınızda bahsettiğiniz çalışmaları yapmak için kağıt-kalem alır, kendimle konuşur ve bunlar için dosya tutardım. Şuan da 21 yaşındayım ve epey şeyler geliştirdim yaşamımda.
D.C.: Bayağı önemli adımlar atmışsın. Dikkat edersen farkına varmak ve anlamak başka bir şey. O yüzden, gönlünün muradını seçmek ve sonrasında gelen yolculuk uzun sürecek ama bir adım atmak lazım.

Not: Röportajın devamı gelecek sayıda…

 

www.gencgelisim.com

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız