Keşkeleri Unutun

0
383

Bugün; dün için geç, yarın için erkendir.

İnsan hayatı, istese de, istemese de pişmanlıklarla ve keşkelerle doludur. Çünkü önce seçim yapıp bir doğrultuya yönelinmekte, sonuçlar çok daha sonra ortaya çıkmaktadır. Üstelik, seçenekler çoğaldıkça seçmek de zorlaşır. seçeneklerin bazıları birbirine öylesine yakındır ki hangisini seçerseniz seçin, gözünüz arkanızda kalır.

Hayatınızdaki en zor seçimler ise; işinizi ve eşinizi seçerken karşınıza çıkar. Çünkü; onurlu, dürüst ve kişilik sahibi biriyseniz, her ikisinin de dönüşü yoktur. Ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gideceksiniz.

Günümüzde, mesleğinizi seçme şansınız hemen hemen elinizden alınmış durumda. Okuyarak, yazarak, dirsek çürüterek ulaştığınız bütün birikimlerinizin, sınav denilen bir pamuk ipliğine bağlanmış olması ne yazık ki yadsınamaz ülke gerçeğimiz. İşinizin mesleğinizle ilgili olması en akla yakın olduğuna göre işinizin seçimi de şansa kalmış oluyor. Aslına bakılırsa, eş seçimi bile, bir oranda buna bağlıdır.

Başarının önemi büyüktür. Başarıyı yakalamak için, ileriye dönük, kararlı bir duruş gerekir. Önceden her türlü olasılık düşünülerek, hesap-kitap yapılarak bir karara varıp o yönde emin adımlarla yürümezseniz başarıya ulaşamazsınız. Unutulmamalıdır ki; “her yöne koşan, hiçbir yere varamaz.” Önemli olan; neyi istediğinizi bilmenizdir. Neyi istediğinizi bilirseniz, istediğinizi er veya geç, elde edersiniz.

Başarıya ulaşanların geçmişleri biraz araştırıldığında; onların her şeyden önce kendilerine güvenerek yola çıktıkları görülür. İnsanların kendi başlarına elde ettikleri her şey daha değerli ve daha anlamlıdır. Çünkü onların arkasında, alın teri ve emek vardır. Daha ötesinde, kararlı birer duruş vardır. “Tedbirde kusur etme, takdire karışma” sözüne inanıyorsak eğer, elimizden gelen her şeyi yaptığımız hâlde başarısız oluyorsak üzülmemeliyiz. Bizim kusurunuz olmayan konularda keşkelerin yeri yoktur. Aksi hâlde keşkelerin kapısı açılmış demektir ki o kapıdan geçenleri durdurmak ve o kapıları kapatmak artık imkânsız gibidir.

İnsanın kendisini beğenmesi kötü bir huy değildir. Kendimizi beğenmezsek eğer, yaptığımız hiçbir şeyden zevk alamayız. O zaman başarının da bir anlamı kalmaz. Önemli olan çalışmak, enine boyuna düşünmek ve kararlı bir şekilde elden geleni yapmaktır.

Girişimcilik, keşkelerin bittiği yerde başlar.

Mutlaka Bir Sisteminiz Olmalı

Doğadaki her şey bir sistemin parçasıdır.

1970 yılında, işle ilgili küçük taşıma masraflarından kurtulmak amacıyla Skoda marka bir kamyonet satın almıştık. Aynı zamanda binek arabası olarak da kullandığımız için hayli mutluyduk. Özellikle eşim ve çocuklarımızla bindiğimiz zaman sıkça tekrarladığımız bir söz vardı; arkaya bakmayınca normal bir otomobilden farkı yok diyorduk.

Arabayı bizzat fabrikasından teslim almaya gittiğimde orada çalışan sınıf arkadaşlarımla epey sohbet etmiştik. Bu arada bana takılmışlar:

-Yolda kalırsan bize haber ver, hemen bir servis göndeririz, demişlerdi. Ogün başımıza bir şey gelmedi ama birkaç gün sonra bir arıza nedeniyle onları aradığımda, benimle hayli gırgır geçmişlerdi. Şaka bir yana; araba o günün şartlarına göre oldukça iyi sayılırdı. Benim elim ayağım gibi olmuştu.

Yaz sonuna doğru, bir iş için ortağımla birlikte İzmir tarafına gitmiştik. Dönüşte, aracı bir süre ortağım kullandı. Tam da Bursa Garajı’nın önünden geçerken Abidin’in telaşlandığını fark ettim. Ne olduysa olmuş, arabanın frenleri boşalmıştı. O sırada çok yavaş seyrettiğimiz için el freni ile durmayı başardık.

Bizim ülkemizde böyle durumlarda yardım eden çok olur. Hemen etrafımızı sardılar ve hep bir ağızdan aynı tamirciyi önerdiler: Skodacı Hasan Usta!

Vatandaşın biri arabamıza binerek bize tamirhaneye kadar yol gösterdi. Hasan Usta orta yaşın biraz üzerinde, güler yüzlü, tombulca bir adamdı. Yabancı olduğumuzu öğrenince, elindeki işini bırakıp bizim aracımızla ilgilenmeye başladı.

Bir kenarda oturup, ânında gelen çayımızı yudumlarken, duvarları baştanbaşa dolduran tabelalar dikkatimi çekti. Her birinde farklı şeyler yazılıydı. Ama hepsi de büyük harflerle; “SAYIN MÜŞTERİMİZ” diye başlıyor ve geliş amacınıza göre nelerin yapıldığını kontrol etmeniz gerektiğini size hatırlatıyordu. Sözgelişi, trafik vizesi öncesi geldiyseniz; farlarınızı, sinyallerinizi, frenlerinizi ve fren lambalarınızı kontrol etmeniz hatırlatılıyordu. Aracınızı teslim alırken; 10 bin kilometre bakımı için geldiyseniz hangi, 50 bin kilometre bakımı için ya da motor veya kaporta-boya için başvurduysanız hangi işlemlerin yapılıp yapılmadığını kontrol etmeniz anlaşılır bir şekilde size hatırlatılıyordu.

Böyle bir durumla ilk defa karşılaştığımdan, gördüklerim hayli ilgimi çekmişti. Yıllarca sonra, ISO 9001 belgesi almak için yaptığımız çalışmalar sırasında, özellikle prosedürler, talimatlar ve görev tanımları üzerinde durulurken ve herkes; “bu da nereden çıktı” dercesine kabullenme zorluğu çekerken Skodacı Hasan Usta’yı tekrar hatırladım. O değerli insanın, daha hiç kimsenin akıl edemediği bir dönemde ISO ile iş gördüğünü büyük bir heyecanla fark ettim.

ISO 9000 meselesi başlı başına bir olay. Sistem başlangıçta; “yaptığını yaz, yazdığını yap” şeklinde tanıtılmıştı. O zamanki güdülen amaç; bir kurumda herhangi bir konuda bir iş yapılırken deneyimlerle oturtulan hareket tarzlarının herkes tarafından ve her zaman aynı şekilde uygulanması şeklindeydi. Yani, yeni bir sistem geliştirmekten çok, mevcut olanın standart hâle getirilmesi anlamına geliyordu. 2000 versiyonu ile birlikte sisteme sorgulama mantığı eklendi. Müşteri memnuniyeti konusu da ele alındı. Böylece iyileştirme ve gelişme ön plana çıkmış oldu.

ISO olayı ilk olarak ortaya atıldığında, her yenilikte olduğu gibi tutulamayacak birtakım kulplar takılmıştı Bir anda o kadar çok formaliteden söz edilmeye başlanılmıştı ki, olaya Avrupalının oyunu olarak bile bakıldı. Onların, kendi işlerini lüzumsuz masraflarla zorlaştırıp pahalılaştırdıkları, bizimle rekabet edebilmek için aynı masrafları yapmaya, sistemi kurmayan firmalarımızla çalışmayarak bizleri de buna mecbur ettikleri söylenir oldu. Olayın kaliteye, dolayısıyla da maliyete etkisi üzerinde durulmadı. Bugün gelinen noktada ise, bu meseleye firmaların devamlılık arz eden birer teftiş raporu olarak bakılıyor.

Aslında, Hasan Usta bir başka şey daha yapmıştı bana göre. Bilerek ve isteyerek ama ilk önce kendine güvenerek; müşteriyi bilinçlendiriyordu. Unutmayalım ki bireyler olsun, devletler olsun; kendilerine güvenleri oranında karşı tarafı bilinçlendirmeye cesaret ederler.

Bu hastalığımızdan tez elden kurtulmamız gerekiyor. Hem bireyler olarak, hem devlet olarak karşı tarafı bilinçlendirmekten korkuyoruz. Oysa bilmiyoruz ki bilinçlendikçe ve bilgi seviyeleri yükseldikçe, insanların değer ölçüleri ve ona paralel olarak davranışları da değişir ve gelişir. Aslında, demokrasinin önemi de burada kendini belli eder diye düşünüyoruz.

Hakkınızı Arayın

Hakkını aramayanın, yakınmaya hakkı yoktur.

Hak sözcüğünün çeşitli anlamları var. Hepsinden önce, Yüce Rabbimizin adlarından biri olarak bu deyişi sık sık tekrarlıyoruz. Bunun dışındaki anlamı ise; “adalete ve doğruluğa saygıyı temel alan ahlâk ilkesi, adalet” olarak algılanıyor ki biz, girişimcilik açısından bu konu üzerinde durmak istiyoruz.

Hak sözcüğü, genellikle deyimler halinde yaygın olarak kullanılıyor: Hak etmek, hak vermek, hak yemek, hak yerini bulmak, hakkı geçmek, hakkı olmak, hakkı ödenmez, hakkını vermek, hakkını aramak gibi. Bütün bunların yanında bir de, “kul hakkı” deyimi var ki bize göre hepsinin önüne çıkıyor. Asırlar öncesinden kutsal dinimiz İslam’ın ana kuralları arasında yer alan bu ilke, artık insan hakları konusundaki en önemli slogan hâline gelmiş bulunuyor.

Bize göre, hakkını aramak başlı başına bir sanattır. Kızmadan, kızdırmadan, hatta onurlandırarak hakkınızı aradığınız zaman, istediğinizi elde etmeniz çok daha kolaylaşır. Haksızlığa uğradığınız her konuda, çok eski bir televizyon dizisinde, Merhum Sadri Alışık’ın sıkça tekrarladığı “usuletle ve suhuletle” mantığı uyarınca hareket etmek, bize göre işin en akılcı yoludur. Ama bazen, dilinizle kuş tutsanız bile, olumlu sonuca ulaşamadığınız durumlar elbette olacaktır. O zaman da ya adalete başvurursunuz ya da bir bardak soğuk su içip rahatlarsınız.

İşte size, bu mantıkla yazılmış ve istenilen sonuca ulaşmayı sağlamış bir iş mektubu örneği:

İstanbul, 07.05.2001

Sayın S. T.

Emas olarak 27 yıldan beri Sayın firmanıza çok sayıda parçalar üreterek hizmet vermekteyiz. Bu süre zarfında, ülkemizin ve firmalarımızın iyi ve kötü dönemleri oldu. Karşılıklı iyi niyet ve dayanışma anlayışıyla zorlukları aşarak bu günlere ulaştık. Gün geldi, sizlere ürün yetiştirebilmek için bizzat kendimiz, sabahlara kadar çalıştık. Gün geldi, fiyatlarımızı düşük tutarak ana sanayimize destek verdik. Ara sıra bile olsa, bazen de ödemelerin gecikmesini kabullendik. Bunun sonucu olarak durmadan geliştik. Küçük bir atölye seviyesindeyken başlayan birlikteliğimiz, sayın firmanızın da önemli katkılarıyla, bize bugünkü imkânları kazanma fırsatı verdi. Bu nedenle, bize ve bizim durumumuzdaki yan sanayi kuruluşlarına sağladığınız katkılarınızdan dolayı en içten şükranlarımızı iletmeyi bir borç biliyoruz.

Bugün Emas olarak 10.000 m² nin üzerinde kapalı alanımız, geniş makine parkımız ve deneyimli yönetim kadromuz ve 150 civarındaki çalışanımızla ülkemiz ekonomisine kendi çapımızda katkıda bulunabilmenin kıvancını yaşıyoruz. Şu anda Dasa Zert’ten aldığımız ISO 9001 kalite belgemiz ve bir çok ürünümüze aldığımız yerli ve yabancı standartlar ve CE ürün işaretlerimizle tüm dünya ülkelerine mamûl satabilme aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Birkaç gün önce Hannover Fuarındaki standımızda özellikle elektroteknik konulu mamûllerimizi dünya ülkelerine tanıtma fırsatı bulduk. Çok olumlu tepkiler aldık. En kısa zamanda gerçek anlamda dışa açılabileceğimizi ve Emas’ı bir dünya markası yapabileceğimizi daha rahat düşünebiliyoruz.

Aynı heyecanla sayın firmanıza da daha iyi hizmetler verme arzusundayız. Ancak özellikle son zamanlarda bu birliktelikten zarar görmeye başladığımızı üzülerek belirtmek zorundayız. Eskiden elimizde, sizin de daha önceden bütün detaylarıyla inceleyip onayladığınız bir analizimiz olurdu. O analizlere göre kolayca anlaşır ve çalışmalarımızı gönül rahatlığıyla sürdürürdük. Bizler Emas gönüllüleri olarak, tek tedarikçi firma olmanın sorumluluğu ve bilinciyle, önce kalite olmak üzere, fiyatlarımıza ve teslimatımıza âzami ölçüde dikkat etme eğilimimizi hep sürdürdük. Ama üzülerek belirtelim ki şu anda sayın firmanızdan dışlandığımız duygusuna kapılıyoruz. Malum olduğu üzere 2000 yılında TUFE %40 TEFE %32 civarında artışla gerçekleşti. Bizim maliyetlerimiz de bu iki değer arasında %36-37 seviyesinde yükseldi. Buna rağmen bize yıllık %17,5 oranında zammı uygun gördünüz. Üstelik bir de, bir türlü anlayamadığımız bir mantıkla 1999’un son üç aylık dönemi ile 2001’in ilk üç aylık dönemini oranlayarak bize %27,5 zam yaptığınızı ifade ediyorsunuz. Bizim anlayışımıza göre 2000 yılının ilk üç aylık dönemi ile 2001 yılının ilk üç aylık dönemi mukayese edilmelidir. Zira 31 Aralık 1999 ile 1 Ocak 2000 arasında sadece bir gün vardır ama arada ciddi boyutlarda zıplamalar söz konusudur. Özellikle ücretler TÜFE’ye göre ve hatta onun biraz üzerinde olmak üzere 1 Ocak’ta ayarlanır. Ve sadece ücretler (hemen hemen bütün işlemlerin tamamını içeride yaptığımızdan) bizim maliyetlerimizin %50’sini oluşturmaktadır. Aynı şekilde birtakım giderler ve yan sanayi fiyatları da 1 Ocak’ta hızlı artar. Eski yıllara bir göz atılacak olursa, bizim fiyatlarımızın da o dönemlerde önemli ölçüde, bizzat tarafınızdan arttırıldığı görülebilir.

Bu arada anlamakta zorluk çektiğimiz önemli bir hususu da dile getirmeden edemeyeceğiz. Telefon görüşmelerimizde, ilgili arkadaşınız; biz bütün firmalara aynı önerilerde bulunuyoruz kabul ediyorlar, diyor. Hatta bazıları daha da aza razı oluyorlarmış. Buradan çıkardığımız sonuca göre, sözü edilen firmaların büyük çoğunluğu yalnızca firmanıza ya da traktör sektörüne çalışıyor olmalılar.

Eminiz ki şu anda çaresizlikten kabul ediyorlardır. Ama sonucun ne olacağı konusunda maalesef iyimser olamıyoruz. Ayrıca hükümetimizin enflasyonla mücadeledeki katı tutumu gibi bir anda çöküşler yaşanmasın diye dua ediyoruz. Bu arada azıcık espri de olur düşüncesiyle 9 Nisan 2001’de Sabah Gazetesinde Ekonomik Program adı altında yayınlanan klâsik Nasreddin Hoca hikayesine uyarlayarak yazdığımız şiirimizi de ekte gönderiyoruz. Umarız bizi yanlış anlamazsınız. Bu öykü her konuda değerlendirilebilir. Ana tema, karşı tarafı da yaşatmak gerçeğidir. Üzerine çok gitmeme gereğidir.

Sonuç olarak şu karara vardık: Bundan sonra fiyatlarımızı satıştan aylar sonra değil, her dönemin başında biz belirleyeceğiz. Bu konuda kesin teminat verebileceğimiz hususlar ise sizleri katiyen malzemesiz bırakmayacağımız ve fiyatlarda size alternatif aratmayacak seviyelerde kalacağımız şeklinde özetlenebilir. Sizler de takdir edersiniz ki Emas bir KİT değildir. Görev zararına ancak çok özel durumlarda ve bir süre için katlanabilir. Ama yıllık artışın yorumunda bile anlaşamadığımıza göre, başka bir çözüm bulamadığımız için bu yolu seçmek zorunda kaldığımızı bilmenizi isteriz. Bu arada bir açıklama yapmayı da yararlı gördük. Sayın firmanıza 14.03.2001’de takriben 5 milyar tutarında bir fatura kestik. Krize rağmen tam 45 günde ödediniz. Teşekkür ederiz. Buna rağmen bu 45 günde %20’nin üzerinde enflasyon yaşandı. Sizin verdiğiniz %17,5’luk zam, bırakın bir yıllık artışları, fatura tarihinden sonraki 45 günü bile karşılayamadı. 2001 yılı başından beri size sattığımız hiçbir malı yerine koyma olanağımız kalmadı.

Tekrar vurgulamak gerekirse fiyatlarımızı belirlerken, sizlere yeni bir alternatif arama ihtiyacı duyurmamaya özen gösterdik. Bundan sonra da göstereceğiz. Yine de bir alternatif firmayı devreye sokmak isterseniz o zaman bizi tam olarak devreden çıkarmanız, 1975’ten beri hiç artmayan miktarlar nedeniyle ve sadece verimlilik açısından, daha uygun olacaktır kanısındayız. Sizlerden bu konuda tek istirhamımız bizi önceden haberdar etmenizdir. Ona göre program yapabilmemiz için ve 27 yıllık birlikteliğimiz adına böyle bir istekte bulunuyoruz.

Son olarak bir hususu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Bu mektubumuz muhataba saygı açısından sadece satın alma olarak şahsınıza hitaben yazılmıştır. İleride doğabilecek zorluklar açısından ve özellikle Emas olarak karşılaşabileceğimiz ithamlar açısından yazdıklarımızın başta sayın Genel Müdürünüz olmak üzere üst düzeye ulaştırılması yararlı olur düşüncesindeyiz. Nice 27 yıllar daha sayın firmanıza alternatifsiz hizmetler verebilme arzusu ve derin saygılarımızla.

Gazanfer SANLITOP

Mak. Y. Müh.

(İ.T.Ü. 1963)

Genel Müdür

Bizim yazımızdan sadece 4 gün sonra beklediğimiz yanıt geldi. Ayrıca, bunun için yönetim kurulunun toplandığı ve teşekkür edilmesi için karar alındığı, telefonla bildirilmişti. Gelen yazı çok kısaydı: “İlgi yazınız için teşekkür ederiz. İlgi yazınızda belirttiğiniz Nisan-Mayıs-Haziran dönemlerine ait fiyatlarınızı aynı şekliyle kabul ediyoruz.” sözleriyle başlıyordu.

Bir anlamda hakkımızı almıştık. Bir anlamda da, birtakım sözler vererek onlara angaje olmuştuk. 1975 yılından beri, o firma ile ilişkilerimiz karşılıklı saygı ve güven ortamı içinde devam ediyor.

Girişimcilik, sözünün eri olmak anlamına da gelir.

Girişimci Araştırmacı Olmalıdır.

Keşifler ve icatlar, var olanın fark edilmesidir.

Ortaokul ikinci sınıfı Manisa Lisesi’nde okumuştum. Çobanisa Köyü’nde bir akrabamızın yanında kalıyordum. Her sabah talebe treniyle okula gidip, her akşam aynı trenle köye dönüyorduk. Gölmarmara’da tren hattı olmadığı için, raylarla ilk tanışmam o zamana rastlar. O sene fizik dersinde malzemelerin sıcaklıkta uzamalarını işlemiştik. Öğretmenimiz, konuyu daha iyi anlamamız düşüncesiyle hayatın içinden somut örnekler veriyordu. Bu arada raylardan da söz etti. Demir madeninin sıcakta uzayıp, soğukta kısalması nedeniyle, raylar döşenirken bir miktar aralık bırakıldığını anlattı. Büyük bir dikkat ve merakla dinledim hocamızı. Hemen ertesi gün, durumu yerinde görüp pekiştirme(!) kararı aldım.

Ertesi sabah Çobanisa İstasyonu’nda trenin gelmesine 3-5 dakika kala raylara inişimi ve elimdeki cetvelle ölçümleme yapışımı görenler hayli telaşlandılar. O patırtı gürültü arasında, bir-iki ray üzerinde gerekli ölçüleri almış ve cep ajandama not etmiştim bile. Soğuk bir kış günündeydik. Bu hesaba göre rayların arası oldukça açık olmalıydı ve gerçekten de öyleydi. Ama aynı rayı bir de yaz sıcağında ölçmeliydim.

Yazın en sıcak günlerinde yolumuz Çobanisa’ya düşünce hayli heyecanlanmıştım. Kışın aldığım ölçüleri kontrol edecektim. Elimde cetvel yoktu ama göz kararıyla da olsa raylar arasındaki aralıkların hiç değişmediğini fark ettiğimde doğrusu bu ya, öğretmene ve ders kitaplarına olan güvenim sarsılmıştı.

Yıllar sonra gerçeği öğrendim. Sıcaklıkta uzama, maddenin değişmez özelliğiydi. Öyleyse, sıcakta raylar da uzuyordu. Ancak, takriben birer metre aralıklarla konulan traversler onları öyle sıkıştırıyordu ki raylar aradan kayıp uzayamıyor, birer metrelik travers aralarında gözle görülemez boyutlarda bükülüyordu. Ama bu gerçeği mühendis olduktan sonra öğrenebildim. Üstelik hemen hemen benimle aynı yıllarda, sanırım Amerikalı bir mühendis fark etmiş bu garipliği. Bunun üzerine hemen birçok ülkede harekete geçilmiş ve raylar kaynaklı olarak döşenmeye başlanmış. Sadece iki-üç yüz metrede bir aralık bırakılarak döşenen raylarda, bizim alıştığımız tempolu tren gürültüleri olmuyor. Ek yerleri yine var ama çok seyrek olduğu ve belki de daha dikkatli monte edildiği için olacak, fazla sarsıntı ve gürültü hissedilmiyor. Zaten öyle olmasa Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki trenler o kadar hızlı gidebilirler miydi?

Bir defasında Lyon’dan Paris’e takriben iki saatte vardığımızı ve biz trene binmek için istasyonda beklerken transit geçen, “TGV; trés grand vites” denilen çok hızlı trenin gürültüsünden nasıl ürktüğümüzü hâlâ unutamıyorum. Tabii, bizim ülkemiz fakir olduğu için ve en önemlisi demiryolculuğunun özellikle yolcu taşımacılığındaki önemi kavranamadığı için; yıllar sonra bile bu konuda gözle görünür bir ilerleme sağlanamadı.

Şimdi düşünüyorum da ne kaybettiysek hep teori ile pratiği uyuşturamayışımızdan kaynaklanıyor. Mühendisle-ustanın, üniversite ile sanayi kesiminin, yazanla-yapanın birlikte hareket etmemesinden ve en önemlisi; devleti yönetenlerin birer girişimci gibi düşünemeyişinden dolayı, telafisi zor kayıplar veriyoruz. Araştırmanın değerini hâlâ yeterince anlamış değiliz.

Aramadan, araştırmadan başarıya ulaşılamaz. Herhangi bir konuda çalışırken çok yönlü düşünmek gerekiyor. Kuşku ve hayallerden yoksun olarak, bir anlamda “at gözlüğü takarak” beklenilen sonuçlara ulaşılamaz. Belirli bir modeli kopya ederken bile araştırıcı olmak gerekiyor. Karşınıza çıkabilecek en küçük detayı değerlendirmek ve nedenini anlamak zorundasınız. Aksi hâlde, bütün emekleriniz boşa gidebilir.

Rahmetli Özal’ın, vergi ödül törenlerinden birinde yaptığı etkileyici konuşma hâlâ hatırımda: “Bundan sonra ağır sanayi değil, hizmet sektörü öne geçecek.” Bugünün insanı yaşadığımız bilgi çağına uymak zorunda. Özellikle bilgilenme açısından bakıldığında, öyle olanaklar ortaya çıktı ki mazeretimiz de kalmadı. Artık, Nuh Nebî’den kalma yöntemlerle bir yere varılamaz.

Moral dünyamızda olduğu gibi, iş hayatımızda da iyinin doğrunun ve güzelin peşinde olmalıyız. Çünkü, gelişmiş ülkelerle aramızda giderek büyüyen farkı kapatacak tren kalkmak üzere. Bundan sonra ya varız, ya da yokuz. Ya çalışıp gelişerek kendimize yeni bir yer edineceğiz ya da yerimizde sayıp kaderimize razı olacağız. Avrupa birliğinin yeni küçük üyeleri kısa zamanda zenginleşip, bize rakip olmaktan çıkacaklar ama koskoca Çin’in kalkınmasını beklersek, bizi kimseler kurtaramaz. Sonunda; çalışanlarımızla birlikte, gelişmiş ülkelerin ayak işlerini yapmaktan kurtulamayız.

Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur.

 


Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız