48 Yıl Süren Bir Hikâye: Lev Tolstoy ve Sophia Tolstoy

0
151

 

“Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar;

Ya bir insan yolculuğa çıkar

Ya da şehre bir yabancı gelir…”

 

Lev Nikolayeviç Tolstoy’un hikâyesi 9 Eylül 1828’de, Moskova’nın güneyindeki Tula vilayetinin Yasnaya Polyana kasabasında başlayacaktır. Evet, Yasnaya Polyana’ya bir yabancı gelir, Tolstoy’un bu yabancılığı hiç bitmez. Hem kendine hem de dünyaya karşı.

“Ne istediğimi ben de bilmiyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum ama gene de bir şeyler bekliyordum.”

Tolstoy tipik bir başak burcunun özelliklerini taşıyordu ve bu özellikler hayatına damgasını vuracak, sürekli sorguladığı bu hayat, ona çeşitli cevaplar sunacaktı. Sorgulayıcı ruhu onu sürekli huzursuz edecek, o da hep dinginlik peşinde koşacaktı.

Tolstoy’un düşünür ruhuna damgasını vuran amaç şuydu:

“Anlam arayışı…”

“Herkeste ve her şeyde bir anlam arayışı.”

Tolstoy, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi bir prenses, babası ise soylu bir konttu. Annesi, Tolstoy 2 yaşındayken hayatını kaybeder. 9 yaşına geldiğinde ise babasını kaybeden Tolstoy, halasının yanında yaşamaya başlar.

Tolstoy 13 yaşındayken de Alexandra Halası vefat edince Kazan şehrinde yaşayan halası Tatiana’nın yanında yaşamaya başlar. Eniştesinin olumsuz davranışları Tolstoy’u etkileyecek, zaten inatçı olan başak ruhu, onu muhalif davranışlara itecekti.

“Hayat bizi resmen dört işlemle sınar; gerçeklerle çarpar, ayrılıklarla böler, insanlıktan çıkarır. Ve sonunda ‘topla kendini’ der.”

Tolstoy, üniversite eğitimine Doğu Dilleri Fakültesi’nde başlamış, bu okulda sınıfta kalmış, daha sonra Hukuk Fakültesi’ne başlamış, onu da yarım bırakarak Yasnaya Polyana’daki çiftliğe geri dönmüştür.

Tolstoy’un ağabeyi Rus Ordusu’nda topçu teğmen olarak görev yapıyordu. O da Rus Ordusu’na yazıldı. Macerayı, gözlemi seven başak ruhu için bu, ilginç bir deneyim olacaktı. Sağlığı bozulunca can sıkıntısını gidermek için roman yazmaya başladı.

Şüphesiz analiz ve kritik yapmayı seven başak burcu ruhuna yazma yeteneği de eklenince başarısız olması pek mümkün değildi.

İlk öyküsü “Çocukluk Çağı” eleştirmenler tarafından beğenildi. Katıldığı savaşlarda insanları gözlemledi, olayları, hayatı ve ölümü sorguladı. Bu savaşlar onun hikâyelerine malzeme oluşturmuştu.

Tolstoy artık yazarlığı iyice benimsemişti. Bu durum zaten onun entelektüel ve farklı ruhuna uygundu.

Tolstoy bir yandan zengin ve lüks yaşamayı reddeden bir tavır sergilerken bir yandan da şöhret ve ünlü olmakla ilgili tutkusunu şu sözlerle açıklıyordu:

“Şan şöhret sevgisi. Bu tutkudan çok çektim.”

“Dürüstüm; yani iyiliği severim ve iyiliği sevmek huyum hâline geldi. Ama iyilikten daha fazla sevdiğim şeyler vardır; şan ve şöhret. O kadar hırslıyım ve bu duygum o kadar az tatmin edildi ki eğer şan şöhretle erdem arasında bir tercih yapmam gerekse, sanırım genellikle ilkini seçerdim. Evet, alçak gönüllü değilim ve bu yüzden, içimden gururlu olsam da toplum içinde utangaç ve çekingenim. (7 Temmuz 1854)”

Tolstoy, hayatı boyunca bu ikilem arasında gidip gelecekti, dizginleyemediği başarı hırsı ve aynı zamanda alçak gönüllü olmak isteyen ruhu. Bakalım hangisi galip gelecekti.

Tolstoy, ailesinden gelen zenginlik ve soyluluğu reddediyor, kendi varlığı ile kendi fikirleri ile kendi başarıları ile şan ve şöhret sahibi olmak istiyor, diyebilir miydik buna?

Yani emekle elde edilen başarı ve şöhret, ona kendini daha mı iyi hissettiriyordu?

Tolstoy, bu “anlam arayışı” ve aynı zamanda farklı bakış açılarını görmek için Almanya, Fransa, İsviçre’yi gezdi.

Ve en son kendisine miras kalan Yasnaya Polyana’daki çiftliğe döndü ve orada çiftçilik yapmaya başladı. Fikirlerini burada uygulamaya çalışacaktı.

 

Tolstoy’un sevgi arayışındaki eşi: Sophia Tolstoy

Sophia Tolstoy, komşu çiftlik sahibinin 18 yaşındaki kızı. 22 Ağustos 1844 tarihinde doğdu. Kültürlü, hikâyeler yazan, resimler yapan, eğlenceli, dolu dolu, ele avuca sığmaz bir aslan kadınıydı. Onunla yaşamak hem zor hem de kolaydı.

1862 yılında evlendiklerinde Tolstoy 34, Sophia 18 yaşındaydı. 48 yıllık bir hikâye başlıyordu.

“Kendimden korkuyorum; ya bu aşk değil, yalnızca aşk isteği ise… Onun (Sophia) yalnızca zayıf yönlerine bakmaya çalışıyorum; ama yine de… Neden olmasın!” (23 Ağustos 1862, Lev Tolstoy)

“Âşık olmanın mümkün olacağına hiç inanmadığım halde âşık oldum, çılgına döndüm. Ama aşk beni güzelleştiriyor.” (12 Eylül 1862, Lev Tolstoy)

“Dünden beri benim aşkıma inanmadığını söylediğinden bu yana gerçekten korktum.” (Sophia Tolstoy)

Bu inanmayış başak burcunun güven arayışının bir sonucu olabilir miydi?

1862 yılında evlendiler, bu evliliklerinde 13 çocukları olacaktı. Tolstoy ve Sophia’nın karakterleri farklıydı ve bu evlilikte Tolstoy yalnız ve mutsuz olarak gösteriliyor, Sophia’ya bir anlamda haksızlık yapılıyordu.

Bu uyumsuzlukla nasıl 48 yıl evli kaldılar, inişli çıkışlı bu evliliğin dinamiklerini neler oluşturuyordu?

İkisinin birbirlerinden beklentileri ve hayata bakışları farklıydı ama gerçek olan şuydu; ne olursa olsun birbirlerini sevdiler, ama içlerinden…

Aslında Sophia’nın evliliğe verdiği anlam, şu sözlerinde gizliydi:

“Ben kendiliğimden bana tutkun olduğunu ama beni sevmediğini öğrendim. Tutkunluğunun cezasının kendisine pahalıya mal olacağını anlayamadı mı acaba? Çünkü sevilmeyen bir kadınla nasıl uzun süre bir arada olunabilir, nasıl bir ömür birlikte sürdürülebilir?

Tolstoy, evliliği ile birlikte düzenli bir hayata başlamış ve aşırılıklardan uzaklaşmıştı.

“Bir kadını sırf güzelliği için sevmek mümkün mü? Bu bir heykeli sevmek gibi olmaz mı?” (Lev Tolstoy)

Sophia sadece güzel değildi, aynı zamanda eşinin işlerinde en büyük yardımcısı, 13 çocuğuna iyi bakan bir anne, eşine bağlı ve onu seven bir kadındı. Aslan ruhluydu, onu sahipleniyordu ama dünya ile paylaşamıyordu.

Bu kadar sorumluluğunun arasında Tolstoy’un el yazmalarını temize çekiyordu. Tüm dünyanın hayran olduğu Tolstoy’dan sıcak bir ilgi bekliyordu, ama sözleriyle değil, yaşattıklarıyla.

Onun hayatında en önemli yere sahip olmak istiyordu, onun yaradılışı öyleydi, aslan ruhu önemsenmemeyi ve ilgisizliği kaldıramazdı.

Yine de ona ait olmaktan vazgeçemiyor, onu kimselere bırakmak istemiyordu…

Sophia enerjikti, hayat doluydu, eğlenceyi ve ilgiyi seviyordu, kocasının donuk bakışlarında bir sevgi kırıntısı arıyordu…

Tolstoy da olanları anlamlandıramıyor ve günlüğüne yazdığı sözlerine bu kafa karışıklığını yansıtıyordu:

“Keyifsiz, mutsuz ve yalnız olmasına üzülüyorum. Tutunabileceği tek insan benim ve kalbinin derinliklerinde benim onu sevmediğimden korkuyor. Bunun nedeni dünya görüşlerimizdeki farklılık. Onu sevmediğimi, çünkü kendisinin bana yakınlaşmadığını düşünüyor. Böyle düşünmemelisin, seni çok seviyorum ve seni anlıyorum. Biliyorum ki sen bana gelemezsin ve bu yüzden yalnız kaldın. Ama yalnız değilsin. Ben seninleyim, tıpkı senin benimle olduğun gibi. Seni seviyorum, seni sonsuza kadar, büyük bir aşkla seveceğim…”

Tolstoy, aralarındaki sıkıntının dünya görüşlerindeki farklılıktan kaynaklandığını düşünüyordu, tipik bir başak burcuydu, olaya mantık tarafından bakıyordu. Sophia’nın beklentilerini anlayamıyordu, ona bir adım atsa Sophia koşacaktı…

Oysa Tolstoy, ondan çok farklıydı:

“Asla duygularını belli etme, başkalarının hakkında ne düşündüğünü umursamayı bırak, iyilik yapacağın zaman dikkat çekmeden yap.”

Tolstoy duygularını belli etmenin doğru bir davranış olmadığını düşünüyor, başak burcu yapısıyla her şeyi genelde ilkesel yaşamayı tercih ediyordu. Genel anlamda düşüncede kalan bu ilkeler aslında Tolstoy’un iç huzursuzluğunun da sebebi olabilir miydi?

Mükemmeliyetçi ruhu onun hem kendinden memnun olmamasına hem de etrafındakileri de eleştirmesine neden oluyordu belki de…

Tolstoy fikir insanı, Sophia ise eylem insanıydı. Tolstoy için en büyük hediye, kendisinin söylediği şu sözde gizliydi belki de:

“İnsan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.”

Sophia ise duygularını şu sözlerle anlatıyordu günlüğünde:

“Onu (LN) deli gibi seviyorum, ama henüz etkisini pek az duyuyorum. Ne tuhaf. Ama gene öyle bir uykuya daldım ki. Beni canlandıracak, beni uyandıracak çareyi bilmeyi çok isterdim.”

“Bana olan sevgisi kurulmuş makineden farksız, elimi öpmesi ve bana iyi davranmasından ibaret.”

“Gün geçtikçe benden uzaklaşıyor. Sevilmek istenen bir köpeğe bile acınır, kovulmaz.”

Tolstoy ise Sophia’nın günlüğüne şu notu düşecekti:

“Sophia, küçük sevgilim benim, ben suçluyum, çünkü kötüyüm, ama bende zaman zaman uyuklayan bir iyi insan da var. Onu sev ve onu azarlayıp sitem etme Sophia…”

Tolstoy, evliliğin ilk zamanlarında Rus ve dünya edebiyatının en önemli eserlerinden iki tanesini yazmıştır:

“Savaş ve Barış”

“Anna Karenina”

 

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (Tolstoy)

Sophia mücadelesini sürdürüyor, vazgeçmiyordu, pes etmek ona göre değildi. Evliliğinin bir şenlik havasında geçmesini istiyor, eşinin, bu büyük dâhinin onunla gururlanmasını istiyordu. Bir yandan da günlüğünü tutmaya devam ediyor, iç hesaplaşmalarını günlüğüne yansıtıyordu:

“Bende bir şeyler eksik, sevgi ve açık yüreklilik, yalnızlıktan da onunla baş başa kalmaktan da korktuğumun farkındayım. Bunların en önemlisi gene de sevmemektir. Ben bu denli sevmekle ne elde ettim, nereye ulaştım? Bu sevgi bundan sonra ne işe yarayacaktır? Acı çekeceğim ve onurumun kırıldığını hissedeceğim…”

Sophia Tolstoy zeki bir kadındı, farkındalığı da yüksekti ama yol yöntem bilmiyordu.

“Ben gerçekten sevilmeyi istiyor ama sevilmeyi istemesini bilmiyorum.”

“Niçin cezalandım niçin? Neden bu denli sevdim, demekten kendimi alamıyorum. Mutluluğum yok oldu, aşk ve coşkumu L. gene baskı altına aldı diye sinirleniyorum.”

Zaman zaman evliliği ile ilgili pişmanlıklar yaşıyordu:

“L.’nin güncesini okudum ve kopya ederken şunları kaydettiğini gördüm. (Aşk diye bir şey yoktur, sadece gereksinimler ve anlayışlı bir kadına ihtiyaç vardır.) Bu açıklamayı ben 29 yıl önce okusaydım hiç kuşku yok ki asla onunla evlenmezdim.”

29 yıl ve hâlâ aşk arayışındaki aslan ruhlu bir kadın ama yine de ondan hiç vazgeçmeyecek kadar da derin bir duygu…

“Biz kadınlar, karşılık görmeden ve yoğun bir yaşamı tadamadan sevme yeteneğine sahibiz.” (Sophia Tolstoy)

Sophia Tolstoy’un şımartılmaya ihtiyacı vardı, sadece Tolstoy’un 13 çocuğunun annesi olması bile yeterliydi bunun için. Ama Tolstoy’un kendince daha farklı idealleri vardı. Ve farklı korkuları. Örneğin; sıradan olmayı istemiyordu ve bunu bekârken şu şekilde ifade etmişti:

“Evlilikten ve sıradanlıktan korkuyorum. Çok şeyin değiştirilmesi gerek. Ve kendi üzerimde çok çalışmama ihtiyaç var.”

Ve Tolstoy yıllar sonra da aslında değişmeyen bu bakış açısını yansıtıyordu, farklı olmayı isteyen ruhunu:

“Bütün akşam yemeği boyunca alışveriş ve bize hizmet edenlerden şikâyetten başka bir şey konuşulmadı. Her şey gittikçe daha sıkıntı verici hâle geliyor. Etrafımdakilerin körlüğü şaşırtıcı.”

Tolstoy ve eşinin kendileri ile ilgili farkındalıkları yüksekti. Ama ilişki farkındalığı ve birlikte mutlu olma sanatını keşfedememişlerdi belki de. Ve birbirlerinin sevgi dillerini fark edememişlerdi.

Tolstoy da zaman zaman evliliği ile ilgili sorgulamalar yapıyordu:

“Bugün evliliğimi ve bunda vahim bir yön olduğunu düşündüğümü anımsadım. Hiçbir zaman âşık olmadım. Ama evlenmekten de geri durmadım.”

Bunları yazdığında 38 yıllık evliydi Tolstoy. Ya tam bundan 38 yıl önce günlüğüne yazdıklarını unutmuştu ya da tükenmişlik hissi ile böyle konuşuyordu:

“12 Eylül 1862. Âşık olmanın mümkün olacağına hiç inanmadığım halde âşık oldum, çılgına döndüm.”

Tolstoy zaman zaman günlüklerinde, Sophia’nın ona yaptığı katkılardan da bahsediyordu:

“Dün onun Andriyuşa ve Muşa’ya karşı davranışını gözlemlerken şöyle düşündüm: Ne kadar harika bir anne ve bir yönüyle ne kadar iyi bir eş.”

Sophia’nın sevgi çırpınışları devam ediyordu. Ama Sophia iyilik ve acınma istemiyordu, yalnızca sevgi ve ilgi istiyordu, bir sevgili gibi, bir eş gibi. Yardım edilecek biri gibi değil…

Tolstoy bilge kişilik, yüreklere dokunan güzel sözlerin sahibi, şu tespitleri ile ilişkilerine nokta atışı yapıyordu:

“Daha iyi olmaya çalışıyorum. Karıma onu gücendirmeyecek ve onu mutlu edecek şekilde davranmanın bir yolunu bulamıyorum. Arıyorum. Deniyorum. Benim ıstırabımı görmüyorlar ve bilmiyorlar.”

 

“Sadece çocukluğum ona ait değil.” (Sophia Tolstoy)

Sophia da eşinin yardımına ihtiyacı olduğunu, şu iç acıtan sözleriyle dile getiriyordu:

“Onun yardımına, yaşama ve kendime karşı beni korumasına öyle ihtiyacım var ki… O insanlığa karşı haklı; büyük bir yazar o, ama onun büyük yazarlığının bana yarar ve yardımı olmayacak…”

“Bilmem hangi gerçekleri tüm dünyayı anlatmaya çalışan kocam, her zaman olduğu gibi, çocuklarına bir şey söylemek veya karısına yol gösterip yardım etmek yeteneğine sahip değildi.”

Sophia aslında bütün bu sözleriyle aslan ruhunun ihtiyaçlarına da işaret ediyordu.

Lev Nikolayeviç Tolstoy, ömrünün artık son yıllarına girmişti, bilmiyordu…

 

Sona doğru…

“Sadece derin sevgisi olanlar derin acılar hissedebilirler.”

Böyle diyordu Tolstoy. Kuşkusuz 48 yıl süren evliliği ve eşine karşı sevgisi, ona derin acı vermişti. Ve gittikçe daha da artan görüş ayrılıkları da cabası.

Tolstoy uzaklara gitmek istiyordu, kendi ile baş başa kalmak, lüksten uzak sade bir yaşam sürmek istiyordu. Bunu daha önce de istemiş ama eşine ve çocuklarına acıdığı için vazgeçmişti.

Tolstoy, eşine sık sık mektup yazardı. Ve şu mektubunda, evliliğindeki sıkıntıların çok da doğru olan mantıklı sebeplerini sıralıyordu, başak burcu ruhuna uygun olarak:

“Ben seni sevdim ve soğukluk oluşturarak bir sürü nedenlerin söndüremediği bu aşkla seni eskisi gibi seviyorum…

Ne senin ne benim sorumlu olmadığım, kaçınılmaz ve esaslı neden, yaşamın anlam ve amacını taban tabana zıt anlamamızdan oluşuyor. Yaşam anlayışımızda her şey tam anlamıyla karşıt; yaşam biçimimiz, insanlara karşı davranışımız, yaşantı olanaklarını değerlendirmemiz, benim bir günah, senin ise onsuz hiçbir şeyin olamayacağını koşul kabul ettiğin mal-mülk. Yaşam biçimimizde, senden ayrılmamak için, benim için çok zor olan kurallara uydum, oysa sen bu durumu düşüncelerine bir ödün verme olarak gördün ve sonuç olarak aramızdaki anlaşmazlık arttı.”

Acaba başka bir kadın, Sophia Tolstoy kadar ona değer verebilir miydi? Onun için birçok zorluğa katlanarak, kendini ona adar mıydı?

Aslında Sophia’nın sorunsalı burada mı başlıyordu? Mutsuzluğunun sebebi bu olabilir miydi: kendi yaşamını inşa edememek…

“Bizimki nasıl geçti. Sürekli bir soğukluğun takip ettiği tutku alevleri. Yeni bir tutku ve yeni bir soğukluk. Ara sıra da sakin ve tatlı bir dostluk gereksinmesi ve karşılıklı bir sevecenlik duyulur.” (Sophia Tolstoy)

“Ben tüm gücümü aileme, kocamın ve çocuklarımın isteklerine harcamaya mecbur edildim.” (Sophia Tolstoy)

Bu bir mecburiyet miydi yoksa tercih miydi?

“Basit ve dünyasal insanlar olan bizleri L.N.’nin kısmen terk ettiği bir gerçek; bunu asla unutmamamız gerek. Ona yaklaşmayı, yaşlanmayı, onunla birlikte dünya yaşamının hiçliğini anlamayı öyle isterdim ki…” (Sophia Tolstoy)

 

Tolstoy’un son yolculuğu…

Tolstoy, 1910’da 82 yaşındayken vasiyetnamesini yazdı, son günlerini tek başına geçirmek için eşine de bir mektup bıraktı. Ve doktoru Duşan’la birlikte trenle yolculuk yapmaya başladılar. İki gün sonra kızı da kendilerine yetişti. İstasyonlarda aldıkları gazeteler, Tolstoy’un kaçışını yazıyordu. Astapovo’ya geldiklerinde Tolstoy hasta oldu. Gar istasyonunda, gar şefinin dairesinde bir odaya yatırıldı.

Tolstoy’un hastalanarak Astapovo’da indiği, bütün dünyada duyulmuştu. Zatürre olarak teşhis edilen hastalığı, ciğerlerini sarmıştı. Bütün dostları, karısı ve çocukları özel bir trenle Astapovo’ya geldiler.

7 Kasım 1910’da sabahın erken saatlerinde Tolstoy hayatını kaybetti. Cenaze töreni Yasnaya Polyana’da yapıldı. Sağlığında gösterdiği, çocukken oynadığı bir yerde toprağa verildi.

Tolstoy, ölmeden önce mal varlığını yoksullara dağıttı. Karısı Sophia Tolstoy, son dönemdeki olayları ve duygularını günlüğünde şöyle anlatır:

“L.N.’nin kaçtığını, bana yazdığı mektuptan ve Şaşa’dan öğrenince derin bir umutsuzluğa düştüm. 31 Ekim sabahı saat 7.30’da şu telgrafı aldım:

‘Leon Nikolayeviç, Astapovo’da hastalandı, ateşi kırk.’

Çocuklarım Tanya, Andrey ve ben, trenle Astapovo’ya gittik. Beni L.N.’nin yanına sokmadılar, beni zorla tuttular, kapısını yüzüme kapadılar, bana işkence edip yüreğimi parçaladılar…”

Tolstoy evinden giderken eşine yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

“Gidişim sana acı verecek üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yanı sıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terk edip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.

Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin durumunu kötüleştirir, ama benim kararımı değiştirmez. Benimle birlikte namusluca geçirdiğin 48 yıllık yaşam için sana teşekkür ederim. Ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim. Senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öneririm.”

Sophia Tolstoy, günlüğünün sonlarında eşi için şunları söyler:

“48 yıl Lev’le birlikte yaşadım, hayatı paylaştım. Ama nasıl bir adam olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim.”

Bu tespit aynı zamanda başak burcunun tam olarak kendini açmayan ve gizemli yönünü göstermesi bakımından da önemlidir.

Ve Tolstoy’un tespit ve eylem farklılığını da Sophia Tolstoy şöyle açıklar:

“Tolstoy, kadınları, yazdığı kadar iyi tanısaydı çok mutlu olurduk.”

 

Veda…

Tolstoy’un son anlarında karısı Sophia Tolstoy’un da içeri girmesine izin verilir. Kızı Tatyana, bu anları şöyle anlatır:

“Annem yaklaştı, başucuna oturdu ve üstüne eğilerek ona veda etti ve suçlu olduğu her şey için bağışlanmasını yalvararak, sevecenlik dolu ve gönül okşayıcı sözcükler mırıldandı. Aldığı tek yanıt, birkaç derin iç çekmeden ibaretti…”

Tolstoy, tüm çağlara hitap eden şu sözüyle de insanlığı aydınlatır, her ne kadar kendi evliliğini aydınlatabilecek güce sahip olamasa da…

“Başkalarının hayatından ders alın. İnsan bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.”

Lev Nikolayeviç Tolstoy

 

İlknur Gegek / Aştroloji kitabından

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız