TARİHE İZ BIRAKMIŞ KİŞİLERİN MEKTUPLARI

0
316

 

Her ne kadar günümüzde yazdıklarımızı, e-posta ya da kısa mesaj yoluyla insanlara göndersek de hayatında hiç mektup yazmayan yoktur gibi… En azından bir aşk mektubu yazmışsınızdır, hadi itiraf edin…

Yaşadığı sürece dünyaya hiçbir şekilde sesini duyurmamış olanlar kadar, yıllar, hatta yüzyıllar öncesinden bile günümüze kadar sesini duyurmuş, tarihe iz bırakmış insanlar da bizim gibi mektuplar yazmışlar, duygu ve düşüncelerini karşı tarafa yazılı olarak ifade etmişler. Şimdi biz, bunlardan birkaç tanesini birlikte okuyalım isterseniz ve görelim, akıl ve yüreklerindekini satırlara nasıl aktarmışlar.

Goethe’nin Lavater’e Mektubu:

Goethe, döneminin birçok önemli şahsiyetiyle görüşmüştür. Her kum taneciğinin, her yaprağın sonsuzu içinde barındırdığına, bedenle ruh arasında ince uyumlar olduğuna inanan İlâhiyatçı Johann Kaspar Lavater de Goethe’nin görüştüğü, haberleştiği kişilerdendi.

Goethe, 9 Ağustos 1782’de Weimar’dan, Lavater’e hitaben yazdığı mektupta şöyle demektedir:

“Fikirlerinin bağdaşmasıyla beni kavramış, yakınına çekmiş olan, sevdiğin ve inandığın Lavater’i artık göremiyorum; ancak, ateşten kılıcını çizdiği sert çizgileri görüyorum karşımda ve o anda içime bir tiksinti geliyor… Çok insanî bir duygu; karanlık ama insanî… Sen Evangelium’u olduğu gibi, en kutsal bir gerçek olarak kabul ediyorsun, bense, hani göklerden bir ses bangır bangır bağırsa da suyun yaktığı, ateşin söndürdüğü, bir kadının bir erkekle birleşmeden çocuk doğurduğu ve bir ölünün yeniden dirildiği söylense bile, bunlara yine de inanmam… Dahası var: Ben, bütün bunları doğa içinde kendini ortaya koyan ulu Tanrı’ya karşı küfür sayarım.

Sen Evangelium’u, yazılmış eserlerin en güzeli diye alıyorsun, bense Allah’ın, övüp de yarattığı değerli insanların kaleminden çıkmış binlerce sayfanın da en az onun kadar güzel ve insanlığa faydalı ve gerekli olduğuna inanmışım. Aziz kardeşim, o halde ben de ortaya çıkıp, kendi inancıma göre Tanrı’nın kurduğu aristokrasi yararına senin “İsa’nın Tek Ülkesi” için yazdıkların kadar çaba ve inatla konuşabilirim, öyle değil mi? O zaman senin Pilatus’da konu yaptığın ve “hiç eleştirilmeden inanacaksın” diye ortaya koyduğun şeylerin çoğunun tam tersini söyleyemez miyim?

Hoşgörüden böylesine yoksunluk! Sert sözlerimi bağışla, bunlar yeniden aramızı açmasın ama şunu eklemeden edemeyeceğim: Bu koyu sofuluk senin karakterinde yoktu, hayır… Ama kitabın baştan sona onunla dolu…

Halktan kendini ayırt etmeyen, yazarlara yakın olan Lavater, sonsuz bir hoşgörü ile çevresine bakan, hiç kimseyi incitmeyen bir insan! Sonra aynı kişi, tüm insanları değil, ancak bir grubu içine alan bir dinin öğretmeni, o dinin canla başla çalışan hizmetçisi oluyor! Zaten bunu sen de saklamıyor, ağzınla söylüyorsun… Burada söz konusu, sanki sizden başkası yeryüzünde yokmuş ya da yok sayılacak bir hiçmiş gibi, her şeyi tek elinize almanız değil; hayır, sizden olmayanları kapı dışarı bırakmanız… Tanrı’nın sofrasında yere dökülen ekmek kırıntılarıyla beslenen köpek yavrularının arasına itivermeniz. O köpek yavruları ki, hayat ağacının yere dökülen yaprakları, sonsuzluğa akan nehirlerin bulanık suları onların şifası ve besinidir.

Bana darılma sakın; bunları sana gocunmadan söylüyorum. İşte senin Pilatus’un baştan sona böylesine tekelci; zaten sen de onu bu niyetle kaleme almışsın. Ne ahret soruları yok ki onun içinde: “Buna kimin gücü yeter ki?”, “ Kim bu işe kalkışabilir ki?” gibi… Kitabı okurken kaç kez “Benim gücüm…” ya da “Ben…” diye onları cevaplamak geldi içimden… Sana, kitabın üzerine uzun, ayrıntılı ve iyi şeyler yazmak isterdim, inan bana; hatta kimi şeyler de yazdım ama sana yollamak elimden gelmedi. Birbirimizi anlamamız o kadar güç ki…

Sırası gelmişken “Intoleranz”dan anladığımııklayarak, sözcüğün sertliğini bir yumuşatmak istiyorum. Fikirler birbirinden bu derece farklı olunca, onların birbiriyle çarpışmamasının imkânı yoktur… Kim bilir, şayet ben kendi dilimin öğretmeni olsaydım, o zaman da sen, bugün benim sana söylediklerimi söyler, hoşgörüden uzak olduğumu ileri sürerek beni suçlardın.

Sesini bana güzel sözcüklerle duyur, bu yabancı havayı aramızdan uzaklaştır. Yabancılık havası evrenin dört bucağından esmekte, dostluğun ve sevginin havası yalnız bir yönden…” [1]

 

Halid bin Velid’in Hz. Peygamber’e Mektubu:

Hz. Muhammed (S.A.V), Halid bin Velid’i 632 yılında İslam’a davet için Haris bin Ka’b oğulları heyetine gönderdi. O da insanları tatlılıkla İslâm’a davet etti ve onlar da bu yüce daveti kabul ettiler. Halid bin Velid, Haris bin Kâ’b oğullarının İslam’ı kabul etmeleri üzerine, Hz. Peygamber’e şu mektubu gönderdi:

”Bismillahirrahmanirrahim…

Allahü Teâlâ’nın Resulü, Peygamberimiz Muhammed Aleyisselam’a, Halid bin Velid tarafından:

Esselâmü Aleyke Ya Resulallah. Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü Teâlâ’ya hamd ederim. Ya Resûlalah, beni Haris bin Kab Kabilesi’ne gönderdiniz. Onlarla üç gün muharebe etmememi ve İslâm’a davet etmemi, Müslüman olurlarsa aralarında kalmamı ve İslâm’ın esaslarını, Allahü Teâlâ’nın kitabını ve Resulü’nün sünnetini öğretmemi emir buyurmuştunuz. Ben de emri şerifleriniz üzere hareket ederek, Haris bin Ka’b oğullarına üç gün nasihat edip, İslâm’ı tebliğ ettim.

Süvarilerim: “Ey Beni Harisler! Selâmete ermek isterseniz, Müslüman olunuz!” diye onları İslâm’a davet ettiler. Onlar da bu daveti tereddütsüz kabul ettiler. Bunun üzerine onlara, Allahü Teâlâ’nın emirlerini ve Resul Aleyhisselâm’ın sünneti şeriflerini öğrettim.

Ya Resûlâllah! Bundan sonra, nasıl hareket etmem gerektiği hakkında ikinci bir emri şerifiniz gelinceye kadar burada bekleyeceğim.

Esselâmü aleyke Yâ Resûlallah.”

 

I.Fransuva’nın Kanuni’ye Mektubu:

Pavia Savaşı’nda Alman İmparatoru Şarlken’e esir düşen ve Madrid Kalesi’ne hapsedilen I. Fransuva kurtuluşu, muhteşem Türk Hükümdarına müracaatta bulmuş ve ona şu satırları yazmıştı: Kendisinin kurtuluş çaresini açıklamak için, Kanuni Sultan Süleyman’a şu mektubu yazmıştı:

“Birçok memleket ve beldenin hâkimi, padişahı, bütün zulme uğramışların koruyucusu olan büyük Sultan ve Ulu Hakan Hazretlerine arzum şudur ki:

Macaristan Kralı Ferdinand üzerine hücum ettiğinizde, biz dahi yardım ve desteğinizle hapisten kurtulup, İspanya Kralı Şarlken üzerine hücum ederek öcümüzü alırız. Siz ki, şanı yüce olan Şahlar Şahı’sınız. Onun hakkından gelmeye lütuf buyrulur ise, bundan böyle iyilikbilir köleleri olacağımızdan şüphe buyrulmaya…”[2]

 

Hz. Ebûbekir’in Halid bin Velid’e Mektubu:

Halid bin Velid, 634 yılında Irak’ta Fırat Nehri yakınında yapılan Firâz Savaşı’nda Bizans ve İran Kuvvetlerini yenilgiye uğrattıktan on gün sonra Hîre’ye döndü. Yerine vekil olarak Asım bin Amr ve Şecere bin Aziz’i bırakarak, kimseye haber vermeden Mekke’ye giderek hac görevini yaptı. Sonra gizlice Hire’ye döndü.

Bir başkomutanın ordusunu bırakıp gitmesini hoş karşılamayanlar, Hz. Ebubekir’e durumu aktardılar. Durumu öğrenen Hz. Ebubekir, onu cezalandırarak Şam’a sürgün etti. Hz. Ebubekir, Halid Bin Velid’e yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Durmadan yola çık! Yapmış olduğun şeyi bir daha yapmaktan da sakın! Senin orduyu bırakıp gitmen, Allah’ın bir lütfu olarak Müslümanlara zarar vermedi. Aksi de olabilirdi. Bugüne kadar kazanmış olduğun şerefler mübarek olsun. Bunları tamamlarsan, Allah da karşılığını tamamlar. Kalbinde kendini beğenme ve gurur hisleri belirmesin! Yoksa zarara uğrar ve küçük düşersin. Yaptıklarını ileri sürerek minnet dilemekten sakın! Çünkü insanı mükâfatlandırmak Allah’a mahsustur.”[3]

 

Stalin’den Winston Churchill’e Mektup:

II. Dünya Savaşı’nda Stalin ile Churchill arasındaki mektuplaşmalar savaşın kaderini belirlemiştir. Churchill’in 1943 yılı başında Adana’da Türk liderleriyle yaptığı görüşmeye ilişkin olarak Stalin’e bilgi vermek üzere gönderdiği bir mektuba Stalin, şu cevabî mektupla karşılık vermiştir:

“Türkiye konusundaki 2 ve 3 Şubat tarihli mesajlarınızı aldım. Adana’da Türk liderleriyle yaptığınız konuşmalar hakkında verdiğiniz bilgilere teşekkür ederim. Türklerin, Sovyetler Birliği’nden gelecek herhangi bir dostça davranışa cevap vermeye hazır olabilecekleri yolundaki açıklamanıza atfen bizim Türkiye ile ilişkili olarak, gerek Sovyet-Alman Savaşı’nın patlak vermesinden birkaç ay önce, gerekse savaş başladıktan sonra dostça niteliği İngiliz Hükümeti’nce de bilinen birçok açıklama yaptığımızı belirtmenin uygun olacağını düşünüyorum.

Türkler, Almanları kızdırmaktan korkarak buna bir karşılık veremediler. Önerdiğiniz bu davranışa da aynı biçimde karşılık verecekleri varsayılabilir.

Türkiye’nin uluslararası konumu oldukça nazik kalmaktadır. Bir yandan, Sovyetler Birliği’ne dostluk ve tarafsızlık antlaşması ve İngiltere’ye karşılıklı yardım ve saldırıya karşı koyma antlaşması ile bağlıdır; öte yandan, Almanya’nın Sovyetlere saldırısından üç gün önce imzalanan dostluk anlaşması ile Almanya’ya bağlıdır. Şimdiki şartlarda, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye olan yükümlülüklerini yerine getirmesi ile Almanya’ya olan yükümlülüklerini yerine getirmeyi nasıl bağdaştırmayı düşündüğünü bilemiyorum. Buna rağmen, Türkler Sovyetler Birliği ile daha yakın ve dostça ilişkiler istiyorlarsa bırakın öyle söylesinler. Böylesi bir durumda Sovyetler Birliği onları yarı yolda karşılayacaktır.

2. İngiliz-Türk toplantısı hakkında bana bilgi verdiğinizi söylemenize kesinlikle itirazım yok, ancak aldığım bilginin tam olduğunu söyleyemem.”[4]

Gazali’nin, Selçuklu Sultanı Sencer’e Yazdığı Mektup:

Selçuklu Sultanı Sencer, dinine bağlı bir kişiydi. Kendisi de ilimle meşgul olan Sencer, ilme ve âlimlere büyük değer vermiştir. Devrin meşhur âlimi İmam-ı Gazali’yi çekemeyenler, “İmam-ı Âzam Hazretleri’nin aleyhinde bulunuyor” diye iftira ederek, Sultan Sencer’e şikâyet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, İmam-ı Gazali’yi yanına çağırıp, görüşmek istediğini bildirdi.

İmam-ı Gazali, mazeret beyan ederek Sultan Sencer’in davetine uymadı. Gazali, Sultan Sencer’e mazeretini bildirmek ve nasihat etmek üzere şu mektubu yazmıştır:

“Allahü Teâlâ, İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hâkim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenab-ı Hakk’ın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin tozu-toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü Teâlâ’nın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma!

Bu ebedi padişahlığa kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah Efendimiz, “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” buyurdu. Mademki Allahü Teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise, iş o hale gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Ahiret ise hiç kırılmayan, ebediyen baki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşünün ve daima göz önünde tutun!

Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim ahdim var. Bundan sonra hiçbir sultanın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir sultandan en ufak bir şey kabul etmeyeceğim. Münazarayı terk edeceğim. Bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu hususta mazur gördüler.

Sizin için hayır dualarda bulundum. Eğer her şeye rağmen gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lazım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermanınızı kabul etme yolunu seçerim. Allahü Teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın ahirette utanmaktan muhafaza etsin… Vesselam.”[5]

 

Louis Pasteur’ün, Üniversite Rektörüne Yazdığı Mektup:

Fransız bilim adamı Louis Pasteur, 1822’de dünyaya geldi. 28 Eylül 1895 yılında öldü. Bakteriyoloji bilimini başlattı. 1863’de pastörizasyonu buldu. Daha sonra şarbon ve kuduz aşılarını buldu.

Pasteur, kararlı ve açık sözlü bir kişilikti. Strasbourg Üniversitesi’ne yardımcı profesör olarak dönen Pasteur, üniversiteye gelişinin daha ilk haftasında rektörün kızına âşık oldu ve Rektör’e kızıyla evlenmek istediğini bildirmek üzere şu satırları kaleme aldı:

“Saklamama gerek yok, tümüyle yoksul bir kimseyim. Tek varlığım sağlığım, yürekliliğim ve üniversitedeki işimdir… Geleceğim, şimdiki eğilimim değişmezse, kimyasal araştırmalara adanmış olacaktır. Çalışmalarımdan beklediğim sonucu alırsam, ilerde Paris’e yerleşmeyi düşünüyorum.

İsteğimi olumlu bulursanız, resmi evlenme önerisi için babam hemen Strasburg’a gelecektir.”[6]

İsteği olumlu karşılanan Pasteur, 1849 yılında Marie Laurent’le hayatını birleştirir. Marie Laurent, ilmî çalışmalarında Pasteur’e yardımcı olur ve onun başarısında büyük rol oynar.

 

 

 


[1] Mektuplar, Derleyen: İnci Asena, Birinci Basım, Adam Yayınları, İstanbul 1994. S.37–39

[2] Resimli-Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, C. 2, Şehir Matbaası, İstanbul 1958. s. 820; Padişahlar Ansiklopedisi, 2. Cilt, Tercüman Gençlik Yayınları, İstanbul, s. 429

[3] Tercüman Türk ve İslâm Ansiklopedisi, 1. Cilt, s. 246

[4] Dünya Savaşları Ansiklopedisi, 8. Cilt, 2. Baskı, İstanbul 1983. s. 959

[5]http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0mam%C4%B1_Gazali; http://www.dinibilgiler.org/birbilenesoralim/idarecileretavsiyeler/07-padisahanasihat.htm

[6] Cemal Yıldırım, Bilimin Öncüleri, 13. Basım, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 9, İstanbul 1999. s. 156

 

Mehmet Bicik

mbicik@hotmail.com

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız