Zamanımız ve İlişkilerimiz

0
373

Zamanımız ve İlişkilerimiz

Anlaşmalarımız ve Zaman

Zamanımızı, vaktimizi nasıl kullandığımızı belirlemekte ciddî etkisi bulunan anlaşmalarımız… Anlaştığın şekilde işleyeceksin, işleyişine uygun anlaşmalar yapacaksın. Bu sözden öte, başlığı açacak neye ihti­yaç var ki? Geriye söz mü kaldı yani. Tabi bana düşen mutmain oluşu­nuzu karşılayacak işaretleri sunmak. Çenebazlık sınırını aşmadan nasıl başaracağımızı görelim bakalım. Yine, bunu, ancak siz okuyucunun yardımıyla gerçekleştirebileceğimi biliyorum. Eğer olacaksa bu, ikimi­zin başarısı olacak değil mi? Ne türden olursa olsun anlaşmalarımız, ya zorunluluklarımızla ya sorumluluklarımızla ya seçmelerimizle bağlı.

Bu dikkat ya çocukluktan beri kazanılandır yahut büyük bir musibetle öğrenilendir veyahut öğrenimle ezberlenen yani başka türlüsünü bil­memekten alışılandır. Sonuçta öğrenilen bir şeydir. Çocuk, öğ­retme­niyle ebeveyni ile anlaşmıştır. Ödevlerine, ev/yuva görevlerine yükle­nen beklentiler ve görenekler anlaşmanın içeriğini oluşturmuş­tur. Dolayısıyla zorunlu anlaşma diyebiliriz buna. Evlilik de böyledir. Ya evlenme öncesi gerek toplumdan gözlemlerle ve karşılıklı katkı­larda bulunma/özveri beyanıyla hazırlanılan yahut yaşamdaki birlikte­liğin teklifsiz getirdikleriyle kabul edilen ve giderek ikili oluşturulan adetler halini alan beklentiler yüklenimidir, bu tür anlaşmalar. Bir bakımdan zorunluluk yine, taahhüt eden, iş gören, işveren, vekalet eden, garanti eden, kontrol eden, düzenleyen, emreden, emralan, vs. sıfatlarla taraf olduğumuz durumlar da bir tür anlaşmadır. Böylelerine; esasta zo­runlu, türünde seçimlik anlaşmalar diyebiliriz. Evlenme an­laşmasına girenin, “aa ben bir eve gerek olduğunu bilmiyordum, ev­siz/yuvasız evlilikti benim şartım” diyememesi gibi. Zorunlu tür ve sorumluluk yükleyen anlaşmalara uygun bir işleyiş kurmamız gerekir. Yani işle­yişte şartları belirleyenin anlaşmanın kendisi olduğunu kesin kabul etmeliyiz.

Bir hikaye, bakın, bundan sonra da seçimlik anlaşmalara geçelim. Bir semtin evsizi varmış. Biraz da esirik. Gören eden takılmadan dura­mazmış. İşte yiyecek, giyecek, eğlencelik vereceğim diyerek şu garip işi emreder, bu eşek şakasını yaptırırlarmış. Birgün yine öyle olmuş. İki adam gölgede hasbıhal ederlerken bizim esirik garip oradan geç­mekte imiş. Hadi takılalım deyi çağırmışlar. Git şuradaki armuttan bize topla getir sana da verelim demişler. Bizim garip, tamam olur demiş. Demiş fakat armuda doğru gideceğine başka yönde gözden yitmiş. Bir aralık bakıp görmüşler ki garip, bir merdiveni dayamış ağacına, çıkmış armut topluyor. Neyse eteğine doldurduğu armutlarla gelmiş, sipariş verenle­rin yanına. Bizim şakacılar, hemen itirazla senin armudunu vermeye­ceğiz, çünkü anlaşmamızda merdiven yoktu demişler. Garibi­miz ne dese beğenirsiniz. “Ben kendi armudumu yine de ayırırım. Evet anlaş­mamızda merdiven yoktu fakat benim şartlarım arasında vardı”.

Hikayemizde olduğu gibi, bazı anlaşmalarımız vardır ki, onlar rıza ile kurulur ve içeriği de bizim işleyişimizle şekillenir. Bunlarda sadece so­nuçlar ikram edilir taraflarca karşılıklı. Bunlar hikayemizde yaşan­dığı gibi seçmelerimize bağlı anlaşmalardır.

Yetkin ve yeterli görülüşümüz dolayısıyla bir anlaşmaya taraf olmu­şuzdur. Dolayısıyla sadece yetkinliğimiz ve yeterliğimize bağlı kalındı­ğında anlaşmadan beklenen sonuca varılacaksa da, anlaşmanın so­nu­cuna ulaşmada şüpheler doğuracak, normal süresini uzatacak yahut kı­saltacak şartların girmesini kabul etmemeliyiz. Yahut bu etkinin karşı­lığını (ya fiyatını ya toleransını yahut bize yüklenmemesini sağlayacak unsurları) anlaşmaya katmalıyız. Anlaşma konusunun bütün ana hatla­rını ve o hatların çevreleyenlerini, hatların kapsamında olanlarını net ifade etmelidir. Haliyle anlaşmanın takvimini çıkarmalıdır. Bunlar an­laşmada anılmalıdır. Her şeyiyle belli edilmiş bir çalışmanın artık za­manımıza girmesi olgunluğu elde edilmiştir. Biz üzerimize düşenleri yapmışızdır artık. Karşı tarafın da üzerine düşeni (anlaşma safhasın­dayken) sunması halinde rahatlıkla, bizi bağlayıcı beyanlarda buluna­biliriz. Doğru şekilde başladığımız için memnuniyet dışı bir sonuçla karşılaşılması dış etkenler dolayısıyladır ki, bu, anlaşmada yanlış veya yetersizliklere yorulmamalıdır. Çünkü o anlaşma bitmiş, bu sorun yü­zünden artık yeni bir işle karşı karşıyayızdır.

Bazen anlaşmalara geri dönülmesi durumu hasıl olabilir. Bunu, sebebi yenileme, genişletme, tekrarlama olsa bile kesinlikle yeni bir anlaşma kabul etmek, öylece anlaşmaya taraf olmak gerekir. Yoksa açık, ye­rinde, yeterli bir anlaşma doğmaz. Haliyle zamanımızı ihmallikle değil ahmaklıkla kendimiz alt üst etmiş oluruz.

Yine de anlaşma, gözetilenlerin dışında, üzücü bir şekilde sonuçlanabi­lir. Eğer dış etkenler değilse, sebep; kesinlikle taraflar kendilerini ol­duğundan başka göstermişlerdir. Demek ki, anlaşma yaptığımız mu­hatabımızı tanımak zorunluluğumuz var. Hiçbir zaruret, anlaşmalarda yalan söylemeyi masum saydıramaz. Anlaşmalar esnasında yapmanız gereken şu saydıklarımıza uydunuz ise daha doğrusu uymakla, ihtilaf vukuunda yapmanız gerekenlere kararlı olduğunuzu da göstermiş ol­maktasınız. Ve ihtilaf halinde geri durmamalısınız. Aksi halde bu pa­sifliğiniz hem siz de hem başkalarında ihmal ve suistimale zemin ola­caktır.

Hiçbir kusurunuz yok ve bir anlaşmanızda ihtilaf doğdu ise o muha­tapla bir başka anlaşma yapmama kararınız da kendiliğinden doğsun. O muhatabınız başkalarıyla başarılı anlaşmalar yaşayıp yeniden rüştünü ispat etmiş ve siz başka alternatif bulamadıysanız, onunla ancak yeni anlaşmalar yapma kararında olunuz.

Toplumsal sözleşme, toplum sözleşmesi denen anlaşmalar var bir de. Bu, bir statükoda hemfikir olmaktır. Karl Popper buna karşıdır. Bütün statükoları eleştirir. Düşünce nasıl ki sınırlara sığmaz, dolayısıyla donmuş düşünceler bu özelliğe ters düştükleri için sorgu altına girme­lidirler. Eleştirel aklı teklif eder. Onun standartları dahi “dayatmacı olmayan” özellikler taşımalıdır. Açık bir toplum ister ve açık toplum kendini dondurmayandır der. Amir, statükocu, dondurucu, gelenek olan şeyler açık bir toplumun düşmanlarıdır der, ta 1950’lerde. Popper’den 800 sene önce Gazalî bir alim, Nizamü’l-Mülk vezir olarak İhya-ı Ulumi’d-din için çalışmışlar. Biri kitabını yazmış diğeri siyase­tini yapmış. Bir de Ömer Hayyam var ki, ne Popper gibi açık toplumcu ne rind ne hafif meşrep. Gazali’den taraf yahut ona karşı olmadığını söy­leyebiliriz. Vezir’e karşı da değil yandaş da. Yine o devrin enteresan bir teşkilatının kurucusu Hasan Sabbah’a da karşı değil ve yandaş da.

Yine bu çok başka, (örneklerimiz üç taneyi gösteriyor ki ne çok ne çoktur aslında) çeşitli, toplum projeleri olan adamları anlayabiliyoruz. İşte anlayabilmek üzerine anlaşabildiğimiz kadar bağlılık, rıza, ta­hammül göstererek yaşattığımız anlaşmalarımız var ve bu da adı; ye­rine göre komşuluk, akrabalık, arkadaşlık, vefa, merhamet, suç veya mes­lek üzerine olan toplumsal sözleşmemizdir. İşte bu sözleşmenin tam kavra­nıp, yanlış yorumlamaksızın, yerini doğru tayin edebilerek uygulaya­cak/uyacak derecede içselleştirilmesi lazımdır. Beğenmeyebi­liriz. De­ğiştirilmesi için önerilerimiz olabilir. Fakat uygulamalıyız. En düşük derecedeki uygulamasına ise adab-ı muaşeret denir. En düşük derece ama en yayvan olan toplumsal sözleşmemiz. Böylecek bir tutar­lılık, zama­nımızın alt üst edilmesine karşı bir korunaktır. Popper, eleştirel aklın tercih edildiği toplumu önerirken, yaşadığı toplumun statükolara mah­pus olduğunu görüyordu. Ve kendisi de o toplumda yaşayabildiği oranda mahpus rolünün oyunculuğunu yapıyordu. Hasan Sabbah gibi Alamut’a çekilebilirdi. Fakat bu durumda eleştirel aklı sa­vunamazdı. Hasan Sabbah gibi statükodan statükoya yolculuk ederdi. Gazalî’yi haksız suçluyorlar. Evet statükocudur. Hem de iyi teorisyenidir. İhya’sı bin yıldır yaşıyor neredeyse. Elbette, nizamiye gibi bir örgütsel uygu­lama laboratuvarında gelişip yaşaması şansına da ermiş bir ihyanın müellifi. Sta­tüko. Fakat, Ömer Hayyam’ı öldürme­yen, yaşatan, besleyen bir statüko. Hem statik hem bir hür adama yurt olan…

Uzatmayalım. Toplumunda cari anlaşmaları bilerek ve razı olmamakla birlikte kullanarak yaşayabilmekle kendine iyilik etmiş olursun. Çünkü zamanını alt üst etmemiş, ettirmemiş bulunursun. Zamanınızın size ait kalmasını, bu yaklaşımla sağlamanın somut sonuçları ne olur? Efendim, tartışmazsınız. Ruh sağlığınızı korursunuz. Yani, sinirleri­mizle gerginliği değil, letafeti duysak yeğdir değil mi? Mesela, yaşadı­ğınız toplum, ülkemizde olduğu gibi “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” bunalımı yaşamaktaysa; toplu taşıma araçlarında yüksek sesle (ama nasıl oluyorsa kulaklıktan) gürültü dinliyorsa, ya dalga geçip belli etmeden kendinize eğlence çıkarmalısınız veya kulak tıkacı taşı­malısınız. Tartışmayla vakit kaybetmezsiniz.

Anlaşmalarımız bize dayatılan, önerilen, sunulanlardan başka bir de bizim önerimiz üzerine de doğabilir. Elbette zaman algımızla bütünle­şik… Bir önerinin yeriyle değeri vardır. Böylece anlaşmanızın da ona göre değeri olur. O şeyin önerilmesinde öneri – muhatap örtüşmesine dikkat edilmesi, öneri – muhatap örtüşmesi hesaba alınması gereken bir cihettir. Nerede ve ne vakit önerdiğiniz de bu dikkat ve hesabın içinde bulunmalıdır. Bu titizlikle önerilerde bulunmak da sizde bir kriter oluşturacaktır: Kabul edileceğini bildiğiniz, gördüğünüz öneri­lerde bulunmak. Kabul edecek adamlara önermek. Böylece anlaşmala­rınızın daha doğuş aşamasında zaman kaybettirmesini önlemiş olacak­sınız.

Anlaşma – öneri irtibatına değinmişken size öneride bulunulmasıyla başlayan görüşmelerinize ilişkin atlamamak gereken bir husustan söz etmeliyiz. Hiçbir teklife baştan hayır, olmaz karşılığı vermemelisiniz. Bu size, sonuçta hayır demeniz halinde, boşa vakit harcatmış olabile­cektir. Ancak, kazandırdığı daha çoktur. Bilesiniz. Baştan evet, olur dememek ilkesiyle bir arada yürütmeniz gereken bir karşılıktan söz ediyorum. Teklif edilenin hangi özelliklere sahip olması halinde sizde bir değeri olacağını düşünmeli ve bunu teklif sahibine hemen söyle­melisiniz. Değerlerinizle, usulünüzle, hedeflerinizle, beklentilerinizle uyuşup uyuşmadığını tartın. Uyuşan yönlerini özellikle belirtin. Uyuşmayan yönlerini de belirtin ama nasıl bir düzeltme yapılırsa uyuşma sağlayacağınızı da ifade edin. Muhatabınızın, tekliflerine kar­şılığınızı nasıl değerlendirdiğine göre hayır bu görüşmeye devam ede­meyiz veya evet bu görüşmeye devam edebiliriz deyiniz. Bu düşünüş ve karşılama yöntemi sizde bir kriter olgunlaştıracaktır: Hiçbir teklife hayır deme. Bu her teklifi kabul etmek demek değildir.

Teklif, tekellüf üzerinde bu yolu izlemeniz sizde zamanla “görüşme­lerde çabuk intikal” yani zihnî sonuçlandırmada sürat kazandıracaktır. Artık, kim ne getirirse getirsin, zamanınızı çalamayacaktır. Yani neyin teklif neyin teklifimsi olduğunu görüş kabiliyeti kazanmış olacaksınız.

Birikimlerimiz ve Zaman

Birikme, zamanla olan bir şey. Ne diyoruz: Damlaya damlaya göl olur. Bir de, sakla samanı gelir zamanı. Azı azımsayan çoğu bulamaz.

Birikmiş bir şeye sonradan konmuş bir adamın, o birikimi doğuran za­man ile bağlantısız oluşu o birikimi kullanmasıyla etkileşimlidir. Bi­riktirmeye yönelen ve birikmişe odaklanan için zamanı önemseyiş çok yüksek seviyededir.

Biriktirdikçe, işlerimize harcadığımız zaman azalır.

Biriktirmek için mi geçti zaman, yoksa zaman geçtikçe birikti mi?

Bir şeyi çoğaltmadıkça zaten, geçen zamana kayıp diyoruz. Her tür insan çalışması için geçerli ve gerçekliğini bulabileceğimiz sözler bun­lar. Sanatta, edebiyatta, öğrenmede, öğretmede, arkadaşlıkta, akraba­lıkta, haberleşmede, geçim etmede, işletmede, okumada, yazmada… Şunu söylemek istiyorum. Mutlu olmanın çok pek çok tanıtımı var bili­yorsunuz. Müsaade ederseniz ben de bir mutluluk tanıtımı yapaca­ğım: “Birikimi, meşgalesinde odaklı insan mutludur”. Bu dünya çağının en mutlu adamı, teknoloji laboratuvarlarında çalışan mühendis, uz­man, akademisyenlerdir. Çünkü birikimlerini meşgalelerine akıtıyor­lar, meşgalelerinden biriktiriyorlar. Aslında meşgalelerine akıttıkları biri­kimi başka yerden; meslekten, gelenekten, meraktan falan derlemiş ve derlemekte olabilirler. Yani “nereden kazanıldığından daha çok ne­reye harcadığınız önemlidir” görüşünü beğeniyorum ve öneriyorum. Bili­yorsunuz ya, harcama yaptığınız şey, yer, konu, alan yaşatmak iste­di­ğinizdir, yaşattığınızdır.

Mesela adamın meşgalesi kütüphane kurmak, büyütmek. Öğrenci ye­tiştirmek. Burs vermek. Gezmek. Dünyayı okuyup yorumlamak. Haber okumak, duyurmak. Çiçek böcek aşkını yudumlamak. İnsanlarla konuşuk olmak. Dünyayı yaşanabilir kılmaya yönelik projeler yapmak. Para kazanmak. Binalar yapmak, köprüler kurmak… “Çok mutlu” tanı­tımı yapılmamıştır sanırım. Müsaadenizi almış biri olarak söyleyeyim: Çok mutlu odur ki, onun meşgalesi mesleğidir. Az önce andığımız tek­noloji laboratuvarı çalışanları çok mutlu olmalılar. Ha, bu laboratuvarda ben mesleğimi icra ediyorum, meşgalem başka diyorsa sadece mutlu oluyorlar o halde. Fakat çocukların “çok mutlu” olmaları gerekir. Çünkü onların mesleği ile meşgaleleri aynıdır. Büyümek, oy­namak, öğrenmek. Şunu sonuçlayabiliriz; mutlu o dur ki, meşgalesi vardır.

Aramızda bir anlaşma yapmıştık. Hatırlayınız. Bu dünya çağında za­man algısı yitirilmiş yaşayışımıza yeniden bir zaman algısı kazandır­mayı konuşmakta, düşünmekte anlaşmıştık. Ben bu anlaşma uyarınca, önermiştim ki; bir iş yapış tarzı başlatabilirsek bu mümkün­dür. “Du­rumdan ibaret” yaşayıştan kurtulmayı isteyip; ilgi alanlarımızı geniş­letmeyi, yönümüze/yönelişimize çeşitlilik katmayı, heves ettikle­rimiz­den eserler çıkarmayı iş edinmekle bu imkanı elde ederiz.

Bu önerim uyarınca, birikimlerimizi meşgalelerimizle ilişkilendiriyorum da mesleklerimizle bağlı olması gerekmez diyorum. Mesela, şoförsünüz ve şehirlerarası yolcu taşımacılığı yapan bir şirkette çalışıyorsunuz. Mesleğiniz şoförlük. “Durumdan ibaret” yaşamak da, her yeniye koşturmak da size göre değil. Şu halde mesleğinizi meşguli­yetiniz haline getirmekle isabet edeceksiniz. Yolları, varış ve kalkışı, seyr ü seferi, molaları, yolculuk ihtiyaçlarını, kullandığınız yolculuk vasıtasını, yolcu taşımak işini, yol eşyası taşıma ve bulundurmayı, vb. hususları düşünmeye değer vermelisiniz. Bu değer atfedişiniz saye­sinde saydığımız hususların içeriğine ereceksiniz. Ne olduğunu, niye olduğunu, nasıllığını keşfedeceksiniz. Böylece bir sorun, aksama, bek­lenmedik durumlar karşısında davranışınızın ne olacağını, neler ola­bileceğini bilir halde mesleğinizi icra edeceksiniz. İyileştirmeler keşfe­deceksiniz. Beğeni uyandırmayan tarafların ayırdına varacaksınız. Ge­çim temin ettiğiniz çalışmanızın mesela midenize kaynak, öğütülecek madde sunmasıyla yetinmeyeceksiniz. Onun zihninizin de yemeği ol­ması değeri kazanmasını sağlayacaksınız. Haliyle bu düşüncelerin so­nuçları da mesleğinize dair birikimleriniz olacaktır. Meslektaş olduğu­nuz kişilerden neler öğrenebileceğinizi göreceksiniz. Bunlardan seç­meler yapacak özümsenecek değerde olanların bir kıymeti olacak tara­fınızda. Mesleğinize ürün ve hizmet verenler aklınıza gelecek, onların mesleğinize sağladıkları üzerine kafa yoracak ve onlardan yararlanışı­nız bilinçli bir ilişki haline dönüşecek. Bütün bu bilgilenmeniz ve bu bilgilenmenizden doğan ise en başta yaptığınız işle kişiliğiniz, biricik­liğiniz, meslek erbabı oluşunuz arasında sağlıklı bağlantılar yakalaya­caksınız. Artık bir meslek adamı olmaktan daha çok, işiniz sizin için bir sergüzeşt halini alacak. Mesleğinize yönelik yenilik veya değişiklik tekliflerine göstereceğiniz tepki, kabul, merak, ret, vs. tavrınız ve kar­şılığınızın bir değeri olacak. Bu size, mesleğinizi icra ederken kesin­likle zaman kazandıracaktır. Bundan da önemlisi, ömrünüzü alan uğ­raşınız zaman algınızla bağlantılı hale gelecek. Çünkü, mesleğinizde olan hareket, oluş-bozuluşlar bilinçli olarak takip ettiğiniz şeylerden biri olacaktır. Takip ettiğiniz, burada, yeniliği veya değişikliği yahut başkalığı sunanlar değil, bunların ne zaman sunulup sunulmadığı değil mesleğinizdir. Meşgaleniz haline getirdiğiniz mesleğinizdir.

Herkes mesleğini meşgalesi haline getirmez. Getirmeyebilir. Getiremeyebilir. O meslek sadece geçimini sağladığın bir çalışma ola­bilir senin için. Bu durumu beğeniyorum demek ahmaklıktır ya, ço­ğunlukla görülen bir durumdur. Eğer bir insan geçimimi sağladığım çalışmayı sevmiyorum diyorsa, kendisine şunu sorsun; “bu işi yapma­sam da geçimimi sağlayabilir miyim?”. Evet ise cevap o işi yapmasın. Yapmamalı hatta.

Meşgaleler derken, vaktimizi işgal eden herhangi bir dolan, dolduran anlaşılmamalı. Zihnimizi fetheden işlerimiz anlaşılmalıdır. Bu sebeple, yaptığınız çalışmanın size zihnen birikim ve birikimlerinizin de çalış­manızda birikim sağlamasına dikkat etmenin öneminden bahsedebili­yoruz. Bu bahsimizi de ne meslek ne geçim etmek üstüne inşa etmiyor da meşgale üzerine bina ediyoruz. Yani birikimleriniz sizi imar eden şeyler olmalıdır diyoruz. Meşgul eden değil. Bir, Alman atasözü var: Mal adamı zengin etmez meşgul eder. Zengin olunuz diyoruz. Biri­kimleriniz bu anlama geliyor değil mi? Onlar sizi zengin edendir. Peki nasıl bir zenginlik?: Meşgul edici yerine imar edici zenginlik, fetheden zenginlik. Ancak o halde, biriktirdiklerinizin bir zaman eşleştirmesi­nin önemi olacak. Yoksa unutacaksınız. Takipçiliğiniz sadece biriktiri­ciliğin takibi sefilliğine düşecek. Bir yerden gelen, geçmişi olan anla­mındaki gerçek takipçilikle birikenin kalıcılığından medet umabiliriz. Gayrısının adı sadece meşguliyet olmak durumundadır. Meşgale değil.

 

 

Yazan: Tahsin Yılmaz Kaynak: AKİS KİTAP

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız