BEDİÜZZAMAN’IN CUMHURİYET HAKKINDAKİ FİKİRLERİ

0
373

CUMHURİYET’İN İLANI VE BEDİÜZZAMAN’IN CUMHURİYET HAKKINDAKİ FİKİRLERİ: 29 EKİM 1923

Evvela belirtmeliyiz ki, İslâm’ın tavsiye ettiği belirli bir devlet şekli yoktur. Devletin iş-lerinin yürütülebilmesi için öngördüğü bir “şûrâ meclisi” vardır. Devlete ait önemli işlerin bir danışma meclisinde karara bağlandıktan sonra yürütülmesini emreden Kur’an âyetleri ve hadisler, gayet kesin ve açıktır. Hz. Peygamber ve râşid halifeler devrinde bu esas uygu-lanmıştır. İslâm hukukçuları, “şûrâ meclisinin” kurulmasının devlet başkanı için kesin bir görev mi yoksa tavsiye edilen bir esas mı olduğunda fikir ayrılığı içindedirler. Tarih içinde bazı sultan ve halifelerin bu esasa uymadığı göz önüne alınarak, kesin dinî bir görev olma-dığı düşüncesi yerleşmiştir. Ancak Kur’an’ın bu müesseseye verdiği önem ortadadır.

Son olarak İslâm hukukunda ve eski Türk devletlerinde “şûrâ” meclisinin vasfı yani dev-letin şekli üzerinde de durmak istiyoruz. Yapılan araştırmalar, mevcut devlet şekillerinden hiçbirinin İslâm’ın öngördüğü devlete tam olarak uymadığını göstermektedir. Monarşik devlet şekillerinde hâkimiyet tek şahısda, cumhuriyet idarelerinde bir heyette kendini gös-termektedir. İslâm’da ise hâkimiyet sadece Allah’a aittir. Ancak, Halife veya Sultan, Allah’tan aldığı hâkimiyetin temsilcisi değildir; belki İslâm milletinin vekili durumundadır.

Hâkimiye-tin kaynağı ilahî irâde olduğundan, sultan şer’î hukuka aykırı hareket edemeyecektir. Ettiği takdirde kendisine temsil yetkisi veren Müslümanlar onu görevden alabilecektir. Osmanlı Padişahlarının hal’ında mutlaka fetvâya başvurulmasının sebebi budur. Halife veya sultanın, hâkimiyeti Allah’tan doğrudan değil halk vasıtasıyla almış sayıldıkları için, İslâmî devlete ba-tıdaki anlamıyla teokratik bir devlet nazarıyla bakılamaz. İslâm’da halkın iradesinin üstünde ilahî irade bulunduğundan, halkın kendi irâdesi ile kendisini yönettiği cumhurî devlet şekli de buna tam uymamaktadır. İslâm hukukunda meşrû’iyet önemlidir. Eğer halkın iradesi meşrû’ ise, o zaman İslâmî devlet söz konusudur. Yapılan izahlar karşısında, İslâm hukuku-nun belli bir devlet şeklini öngörmediğini, ancak koyduğu prensipler ve hâkimiyet anlayışı-nın dindar bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten râşid halifeler, hem bir halife hem de dindar bir cumhuriyet reisiydiler.

İslâm hukukunun anladığı manada ideal devlet, sadece Râşid Halifeler zamanında gö-rülmüştür. Daha sonra zikredilen vasıfları taşıyan ideal bir devlet gelmemiştir. Ancak ideal olmasa da Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da birer İslâmî devlettirler. Hem Selçuklu hem de Osmanlı devlet idaresini (Meşrûtiyetin ilânına kadar) kayıtsız şartsız mutlak bir monarşi olarak vasıflandırmak mümkün değildir. Zira mutlak monarşide hâkimiyet hüküm-dardadır ve hükümdar mutlak monarşide hiçbir bağlayıcı kurala bağlı değildir. Hâlbuki baş-ta Osmanlı Padişahları olmak üzere, bütün Müslüman Türk sultanları, şer’î şerif denilen hu-kuk ile kayıtlıdır ve asıl hâkimiyet sahibi olan Allah’a ve onun kanunlarına karşı manen de olsa sorumludur.

Bütün bu izahlardan sonra asıl konuya geçebiliriz:

Cumhuriyet’in ilanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Mustafa Kemal’in siyasî hedeflerinden bir tanesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 29 Ekim 1923’te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, bu yönetim şeklinin kusurları açıkça dil-lendirilmeye başlanmış ve 29 Ekim’de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek, ülkenin yönetim şekli cumhuriyet olarak belirlenmiştir.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışı ile Millî Hâkimiyete dayalı yeni bir devlet kurulmuştur. Ancak Kurtuluş Savaşı devam ederken, millî birlik ve beraberliğin bozulmaması için rejimin adı konulmamıştır. Osmanlı’da saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması’nın ardından TBMM’de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin vasfıydı.

Mustafa Kemal Paşa`nın tavsiyesi ile 27 Ekim 1923’te Ali Fethi Okyar Bey başkanlığın-daki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Fırkası (Müdafaa-i Milliye) grubunun yeni hükûmet listesi üstünde anlaşmaya varamaması üzerine Mustafa Kemal, 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak meselenin gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü’yle o gece, devletin vasfının Cumhuriyet olduğunu öngören bir kanun tasarısı hazır-landı.

Bedîüzzaman hiçbir zaman Cumhuriyet nizamına karşı çıkmamıştır; ancak onun taraftar olduğu dindar cumhuriyettir. Nitekim 1935 Eskişehir Ağır Ceza mahkemesinde yargılandı-ğında Cumhuriyet düşmanı olarak itham edilince verdiği cevap ortadadır:

Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?

Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O za-man şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tane-lerini karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.

Sonra dediler: Sen selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?

Cevaben diyordum: Hulefa-i Raşidîn hem halife hem reis-i cumhur idiler. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı din-dar cumhuriyetin reisleri idiler.

İşte ey müddeiumumî ve mahkeme a’zaları! Elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiy-le, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mana-sı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim. Yirmibeş senedir hayat-ı si-yasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El’i-yazü billah, eğer dinsizlik hesabına, imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-perva ilân ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa,

imana ve âhiretime feda etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm “Has-bünallahü ve ni’melvekil” olarak sizin beni i’dam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim: Ben Risâle-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle i’dam olmuyorum, belki terhis edilip, nur ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey gizli düşmanlarımız ve dalalet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ’dam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördü-ğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemal-i rahat-ı kalb ile teslim-i ruh etmeye hazı-rım! Onlara demiştim.

Bedîüzzaman’ın laik cumhuriyete taraftar olmadığı, ancak kamu düzenini sarsmamak için isyan manasına da asla yaklaşmadığı ortadadır:

Başta لاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ (“Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, îman küfürden iyice ayrılmıştır.” Bakara Sûresi, 2:256) cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üç-yüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihâda muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil ma’nevî bir cihâd-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla ola-cak. Çünki dindeki rüşd ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bür-hanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’an’dan çıkacak diye haber verip, bir lem’a-i i’caz gösterir.

Çünki evvelce bazı evham yüzünden bir seneden beri aleyhimize geniş bir tarzda çevri-len plânlar bunlardır: “Tarîkatçılık, komitecilik ve haricî cereyanlarına âlet olmak ve dinî his-siyatı siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve asâyişe ilişmek” gibi asılsız bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler Risâlede, onsekiz sene zarfın-daki mektub ve kitablarda hakikat-ı imaniyeden ve Kur’aniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için gayet âdi bahaneleri aramağa başladılar. Fakat hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zahir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsıl-maz olan Meyve Risâlesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.

Bedîüzzaman’ın tıpkı Sovyet Rusya’da ve Muammer Kaddafi’nin Libya’sındaki cumhuri-yetler gibi Cumhuriyet dedikodularına ise şiddetle ve açıkça mahkemelerde karşı çıktığı ve sert tenkitlerde bulunduğu bir vakıadır:

Sâbık mahkemelerde dava ettiğim ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşman-larımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevke-den resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-ı Kur’an’a kar-şı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki; bize hücum etmek için istibdâd-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeni-yet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle; hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle manasız meşgul eylediler. Onları Kahhar-ı Zülcelal’in kahrına havale edip, kendimizi onların şerrinden muhafaza için “Hasbünallahü ve ni’melve-kil” kal’asına iltica ederiz.

Bedîüzzaman’ı müdafaa eden avukatının şu cümleleri de manidardır:

Aynı zamanda şahsî müdafaanamelerinde yazıldığı gibi Hulefa-i Raşidîn devr-i idareleri-ni tam bir cumhuriyet idaresi olarak kabul ve takdir eden ve karıncavari gibi hayvanları da cumhuriyetçi olmaları sebebiyle şahsî gıdasıyla onları besleyen ve seven bu ihtiyarın bu duy-gu ve fikirleri ile de dindar bir cumhuriyet idaresinin Türkiye’ye girmesinde, yardımcı oldu-ğunu isbat etmese dahi, tarafdarlarından bulunduğu şöylece aşikâr bulunmaktadır.

Onuncu Söz’ün tevafukatındandır ki; Onuncu Söz’ün satırları hem te’lif tarihine, hem dini dünyadan tefrik eden lâdinî cumhuriyetin ilânına tevafuk ediyor ki, haşrin inkârına bir ema-redir. Yani o fıkranın meali budur: “Madem cumhuriyet dine, dinsizliğe ilişmiyor, prensibiyle bîtarafane kalıyor; ehl-i dalalet ve ilhad, cumhuriyetin bu bîtaraflığından istifade etmekle, haşrin inkârını izhar etmeleri muhtemeldir.” demektir. Yoksa hükûmete bir taarruz değildir; belki hükûmetin bîtarafane vaziyetine işarettir. Elhak, bundan dokuz sene evvel, Onuncu Söz sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i dalaletin kalblerindeki inkâr-ı haşri kalblerinde sıkıştırdı; li-sanlarına getirmelerine meydan vermedi, ağızlarını tıkadı. Onuncu Söz’ün hârika bürhanlarını gözlerine soktu.

Prof. Dr. Ahmed Akgunduz

Rector & President

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız