Ya Bendensin ya da Bana Karşı!

0
380

Tek yönlü düşünüyoruz; sabit fikirlerimizi aşamıyoruz; kendimizi bile yönetemezken, içinde bulunduğumuz çevreyi, ailemizi, işimizi, ekibimizi ve sorumluluklarımızı nasıl yönetebileceğimizi düşünüyoruz? Banu Aydoğan  banu.aydogan@medya24.com

 

 

Hepimiz farklı insanlarız
Eğitim düzeyimiz, gelir seviyemiz, çevremiz, alışkanlıklarımız, değer yargılarımız, niteliklerimiz, dünya görüşümüz ve gezip gördüklerimiz, görüp geçirdiklerimizle harmanladığımız kültürel zenginliğimiz birbirinden farklı…
Aynı olaya değişik tepkiler veriyoruz.
Kimi zaman çocuksu duygusallığımız ağır basıyor ve öfkeyle kalkıp zararla oturuyoruz; bazen de, olayın ayrıntılarını inceleyip, olguları yönlendiren temeldeki dinamikleri anlamaya çalışarak, yorumlarımızı ve tepkilerimizi şekillendirebiliyoruz.
En çok tercih edilmesi gereken, ama ne yazık ki, özellikle bizim gibi Akdeniz kültürünü taşıyan toplumlarda, ikinci saydığım tepki durumu gerektiğince gözlemlenemiyor.
Fevriliğimiz, bütünü görmedeki sabırsızlığımız, “en çok ben bilirim” havalarımız, olgun davranışlar sergilememizi engellediği gibi, “suçlu arama” eğilimimizi de maalesef güçlendiriyor.
Bizim gibi düşünmeyenlerin düşünceleriyle mücadele etmek yerine, kavga etmeyi seçiyoruz. En çözümsüz ve en anlamsız seçimimize yenik düşüyoruz.
Bize benzemeyenlere zihnimizde hemen “düşman” deyiveriyoruz.
Kendi fikrimizce yarattığımız düşmanlarımızla kendi özgürlüğümüzü kısıtlıyor ve yönetemediğimiz yerde, başarısızlıklarımızı o düşmanların sırtına yükleyiveriyoruz.
“Ya bendensin ya da bana karşı” diyerek, aslında işaret parmağımızla suçladığımızda “düşmanı”, üç parmağımızın kendimize dönük olduğunu unutuyoruz.
Bizden farklı düşünenleri kendimize öğretmen yapmak yerine, çocuksu duygusallığımızla onların esiri olup; kendi zihnimizi özgürleştirmeyi de başaramıyoruz.
Tek yönlü düşünüyoruz; sabit fikirlerimizi aşamıyoruz; kendimizi bile yönetemezken, içinde bulunduğumuz çevreyi, ailemizi, işimizi, ekibimizi ve sorumluluklarımızı nasıl yönetebileceğimizi düşünüyoruz?
Kendimizi, çevremizi ve ailemizi dengeli yönetebilme konularına gelecek yazılarımda değineceğim. Bu yazıda, işimizi, ekibimizi ve sorumluluklarımız, yönetebilme konusunda birkaç söz söylemek istiyorum.
Şirketlerin şeffaf, eşitlikçi ve yapılanlar üzerinde kontrol sağlanan, hesap verebilen kurumsal bir yönetim sergilemeleri, sürdürülebilir başarı ve kârlılıkları için olmazsa olmaz bir yöntem.
Özellikle şirketlerin tepe yönetiminde bulunan yönetim kurulu başkanları, stratejik düşünme yeteneğine sahip, detaylarla boğuşmayan, organizasyonun yükselişi için iyi ağ kuran, baskı altında duygusal davranmayan, krizi doğru manevralarla yönetebilen, kendi küçük çevresinde kapalı kalmayan ve kendisinden farklı düşünen liderleri, yöneticileri ve çalışanları ortak bir platformda uzun süre tutmayı başarabilen kişiler olmak zorundalar.
Kendilerinden sonra gelen icra kurulu başkanlarına verdikleri “yönetme yetkisinde” görüş farklılığına düştüklerinde, kendi tarzını kabul ettirmek yerine, ortak akıl yaratıp, farklılıklardan yepyeni bir sinerji yakalayıp, sorunların üstüne giden, açık bir liderlik anlayışıyla yönetim kabiliyetini sergileyebilmeliler…
Medya ve basın gruplarıyla başa çıkabilen; doğru ilişkiler kurabilen, ciddiye alınan, yıkıcı değil yapıcı eleştirilerle şirketini yönlendiren, kişisel sorumluluğu yüksek, etik değerlere bağlı, vizyoner duruşu olan, icrai ve icrai olmayan yöneticilik deneyimine sahip, sektör bazlı uzmanlık yerine daha geniş bir deneyimi bulunan icra kurulu başkanlarıyla çalışan icra kurulu üyelerinin de CEO'larla uyum içinde çalışması gerekiyor elbette…
Aynı zamanda bu üyelerin, şeffaf bir yönetim tarzı sergilemeleri, yürütme kurulunun performansını sürekli iyileştirmek için çalışmaları, süreçleri esnek bir şekilde yönetmeleri, sorumluluk alanlarıyla ilgili geniş ve yeterli bilgiye sahip olmaları ve kriz anında soğukkanlılıklarını korumaları elzem bir kural…
Kurumsal bir yapıda, yönetim kurulu başkanından başlayıp da, en alt kademedeki çalışanda bulunması gereken niteliklere kadar giden bu zincirin kırılma noktası;  “bize benzemeyene tahammül edebilme kabiliyeti”; “ortadan kaldırma stratejisi” değil… Kurumsallığı, gitgide artan bürokrasi zinciri, karmaşık organizasyon yapısı, kolumuzu çarptığımız yerde yeni bir müdür ve ağır işleyen karar mekanizmaları için istemiyoruz elbette…
Farklı düşünen, sorumluluk sahibi, işini sahiplenen ve yetkinliğiyle ilgili etkinliğe de sahip profesyonellerden oluşan bir takımda, birbirinin karşıtlığına tahammül eden ve “en iyi ben bilirim” saçmalıklarından vazgeçen bir yönetimle kurumsal başarıya durmaksızın yürümek istiyoruz. Yolumuzda “ya bendensin ya da bana karşı” diyenler var ise,     uzun vadede başarısızlık kaçınılmaz…
Zihnimizde yarattığımız düşmanları, düşman görmemize neden olan bizden farklı düşünme durumlarını, yeni bir şey öğrenmek için fırsat olarak değerlendirmek yerine, onları ortadan kaldırmak için önemli bir sebep olarak görürsek; kendimizi bile yönetemediğimizi ne zaman itiraf edeceğiz kendimize?
Olgunlaşıp kendi zihnimizi özgürleştirmeyi ne zaman başaracağız?
Yoksa dar alanda kısa paslaşmalarla geçireceğimiz bir ömrü seçip, kendimizi sadece yaptıklarımızla, düşüncelerimizle ve hayallerimizle anlatmayı başaramadan; karşı olduklarımızın çetelesini sıralamaktan usanmayacak mıyız?
Herkesi kendimize benzetemeyeceğimizi ne zaman anlayacağız?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız