Önce Suudi kralından başlamalıyız!

0
351

 

Alişan HAYIRLI

Paris’te bir mizah dergisine yapılan baskından sonra artık “Peygamberimize hakaret edeni cezalandırma” konusu üzerinde durmak farz oldu.

“Allah’a, Kur’an’a, Peygamberimize ve İslam’a hakaret ettiği” gerekçesiyle ülkemizde ve dünyada birçok kişi öldürülmüş ve yaralanmıştır. Mesela Şeytan Ayetleri kitabının yazarı Salman Rüşdü uzun süre öldürülme korkusuyla kaçak yaşamıştır.

Batı dünyasındaki basın-yayın sektöründe çalışan yazarların bilhassa İslami değerler karşısındaki siciline baktığımızda, dosyasının hayli kabarık olduğunu görüyoruz. Önüne gelen İslam’a ve onun değerlerine saldırmış… İslam’a ve onun değerlerine saldırma konusunda kendilerine tanınan basın yayın ve ifade “özgürlüğünü” tepe tepe kullanmışlar/kullanıyorlar. İslam coğrafyasının kutsal değerler konusundaki hassasiyetini kaşıdıkça kaşımışlar… Kitaplarında, gazetelerinde, filmlerinde ve dergilerinde Peygamberimiz ve Kitabımız alenen tahkir ve tezyif edilmiş, bazen yırtılmış, gizli ve aşikâr ağız dolusu küfür edilmiş… Buna karşılık İslam coğrafyasındaki ülkelerde geniş çaplı protesto gösterileri yapılmış, hatta bu çirkin yayınların yapıldığı ülkelerde yaşayan Müslümanlar da bu tür yayınlara karşı seslerini yükseltmiştir.

Şimdi bu gibi durumlarda takınılması gereken tavır, verilmesi gereken en makul ve mantıklı tepki nasıl olmalıdır, sorusu büyük önem taşımaktadır. Batılı entelektüellerin alışmış kudurmuştan beterdir deyimini doğrulatacak mahiyette sürekli hakaret ve küfür içeren yayınları karşısında mutlaka bir tepki verilmesi hususunda hemfikiriz.

Fakat bu tepki nasıl olmalı?

Biraz geriye gitmemiz lazım… 1400 küsur yıl kadar.

Peygamberimiz daha hayatta iken, kendisine hakaret edildiği olmuştur. Allah Râsulü (sav) de bir insandır. Zaman zaman onun da canı acıyınca kendisine zarar veren şahsı Allah’a havale etmiştir. Ancak burada kişilerin kimlikleri ve gerçekleştirdikleri eylem önem arz etmektedir. Yoksa Rasûlullah (sav) kendisine hakaret eden, saldıran ve söven insanlara karşı sessiz kalmamıştır.

Güçlü Arap edebiyatının müşrik şairleri(O dönemin basın yayın sektöründe çalışan yazarları), zaman zaman Peygamberimizi şiir tarzında çirkin bir şekilde hiciv etmiştir. Bunlardan en ünlüsü Yahudi asıllı Ka’b idi. Öyle şiirler yazardı ki, hakaret etmekle iktifa etmez ayrıca Mekkeli müşrikleri Müslümanlara karşı kışkırtırdı. Çünkü Ka’b, tahkir ve tezyifte sınır tanımıyordu, bunun üzerine Peygamberimiz iki elini açıp şöyle dua (beddua değil) etmiştir:

“Ya Rabbi! Beni Ka’b İbnü’l-Eşref’ten ve onun hicvinden kurtar”

Ka.b, bütün ikazlara rağmen tahkir ve düşmanlıkta daha da ileri gitmiş, azgınlığı hudut tanımaz olmuştur. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Beni Ka’b’dan kim kurtaracak?” diye sormak zorunda kalmıştır.

Görüldüğü gibi Peygamberimiz kendisine hakaret edip aşağılayan şairlere karşı önce tevbe etmeleri konusunda uyarı göndermiştir. Medine Devleti’nin Reis-i Cumhuru olarak takip ettiği silsile budur.

Şimdi gelelim bu güne…

1-Ortada tam teşekküllü bir İslam Devleti yoktur.

2-Müslümanların ittifakla kabul ettiği bir halife yoktur.

3-Düşmanlardan gelebilecek her türlü saldırıya karşı İslam Coğrafyasını koruyabilecek bir güç yoktur.

Dolayısıyla, Batılı güçlerin İslam’a ve değerlerine hakaret içeren yayınlarına (Kitap, dergi, film, gazete vs.) karşı onları tövbeye davet edecek ve sonuç alacak bir “güç” yoktur. Onları barışçıl bir yöntemle susturacak, yaptıklarından vazgeçirecek bir “otorite” olmadığı için, halen bölük-pörçük bir vaziyette, eline silahı alan her grubun kendisini halife ilan ettiği bu kaotik ortamda her kafadan bir ses çıkmaktadır.

Endonezya’dan Bosna Hersek’e uzanan geniş Doğu coğrafyasında hüküm süren ülkelerin birçoğu Batı emperyalist güçlerin doğrudan ya da dolaylı işgali altındadır. Sosyal, kültürel, psikolojik, ekonomik muhasara altında “esaret” ve “sefalet” içinde sürünen bu ülkelerin birçoğunda kendisine Kur’an’ı referans aldığını iddia eden, içine sayısız yabancı istihbarat ajanlarının sızdığı örgütler peyda olmuştur. Bunların birçoğu Amerika, İngiltere ve İsrail tarafından yönetilmektedir. (İçlerinde gerçekten “bağımsızlık” mücadelesi veren Hamas, Müslüman Kardeşler gibi Müslümanların sesi olabilmiş hareketleri istisna tutmak gerekir.)

Allah’a, Peygambere, Kur’an’a ve İslam’a hakaret edenleri doğruca ortadan kaldırmak gerekirse eğer, Müslümanların önce kendi içlerinden başlaması gerekmez mi?

Halkı Müslüman olan ülkelerin yöneticileri, Salman Rüşdü’den çok daha mı masumlar? Unutmayalım ki, Batılı güçler bugün eğer İslam coğrafyasını kolay bir şekilde sömürüyor ve bizi hâkimiyet altına alabiliyorsa, kabul etmeliyiz ki bunu bu ülkelerdeki uşak yöneticiler sayesinde gerçekleştirebilmektedir.

Kendi ülkelerindeki zalim ve uşak yöneticiler dururken, gidip Batılı gazeteci, yazar ve artistleri öldüren örgüt militanlarına şunu söylemek hakkımızdır:

“Bizce siz önce işe Suudi Kralından başlayın! Önce onun kellesini alır, Suudi Arabistan’da şerefli bir yönetim ihdas ederseniz, Batılı yazarlar da hakaret etmeye cesaret edemez.”

Kur’an’a hakaret edenleri temizlemeye kalksak Suudi Kralı, Ürdün Kralı, Suriye Zalimi, Fas Kralı gibi idareciler dururken sıra “Charlie Hebdo” dergisine gelene kadar akşam olur.

Sözün özü; Batı’da İslam’a hakaret eden yazarların şımarıklığı, Müslüman ülkelerin başsızlığından ve güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır.

***************

 

Not: Bu tahlil, Paris’teki baskını Müslüman bir örgütün organize ettiği “faraziyesi” üzerinden yapılmıştır

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız