Kafasındaki Kurşunla Yaşayan Ziya Gökalp

0
1195

Müftüzâde Mehmet Tevfik Efendi, çeşitli görevlerde bulunmuş bir devlet memuruydu. Geniş düşünen, hür fikirli bir münevverdi. Osmanlı'nın en sıkıntılı yüzyılında yaşayan Tevfik Efendi, ülkedeki gelişmeler hakkında ateşli yazılar kaleme alıyordu…

 

 

 

 Yazar : Erdal Altun
erdalaltun25@hotmail.com

Müftüzâde Mehmet Tevfik Efendi, çeşitli görevlerde bulunmuş bir devlet memuruydu. Geniş düşünen, hür fikirli bir münevverdi. Osmanlı'nın en sıkıntılı yüzyılında yaşayan Tevfik Efendi, ülkedeki gelişmeler hakkında ateşli yazılar kaleme alıyordu.
1876 yılına gelince Tevfik Efendi'yi vatanseverlik heyecanın yanında bir başka heyecan daha sardı. Karısı Pirinçzâde Zeliha Hanım'dan bir çocuk bekliyordu. Eğer çocuk erkek olursa Mehmet Tevfik Efendi'nin kafasındaki isim hazırdı. Adı Mehmet Sabir olacaktı. Fakat Tevfik Efendi'nin yanına Şeyh Çubuk adında biri çıkagelir. Tevfik Efendi'ye: "Size bir müjdem var, saatinize bakınız, tam bir saat sonra dünyaya bir erkek çocuğunuz gelecektir. Ben onu Mehmet Ziya tesmiye ettim." der. (Ziya Gökalp Dergisi 1975-1977 Ocak-Nisan sayıları) Tevfik Efendi bu olay üzerine şaşakalır. Şeyhin dediği gibi tam bir saat sonra erkek çocuğu dünyaya gelir. Çocuğun adını şeyhin dediği gibi Mehmet Ziya koyar.
Kitap Okur, Ağlardı
Baba Tevfik Efendi, oğlunun doğumunda duyduğu sevinci, onu büyütürken de sımsıcak bir sevgi biçiminde gösterdi. Ziya'nın yetişmesi için elinden geleni yaptı. Ona dinî, millî ve fikrî telkinlerde bulundu. Ziya daha yedi yaşındayken okuduğu Âşık Garip, Kerem ve Şah İsmail gibi kitaplardan etkilenerek gözyaşı döküyordu. Babasının bir dostu, Ziya'nın bu tür kitapları okumasının iyi olmayacağını söyledi. Bir kitap kurdu olan Tevfik Efendi, o dostuna şu ders verici cevabı verdi: "Bir çocuk hangi kitapları anlar ve zevk alırsa onu okuyabilir. Anlamadığı, hoşlanmadığı kitapları zorla okutursanız kitaplardan nefret eder." (Ziya Gökalp Makaleler VII- Haz. Abdülhaluk Çay)
İnanç Krizi Yaşadı
Mehmet Ziya, fikir ve hissimin ilk terbiye beşiği dediği Askerî Rüştiye'yi babasının öldüğü 1890 yılında bitirdi. Mehmet Ziya, Mülkiye İdadisi'nde okurken tabiat tarihi hocası Doktor Yorgi Efendi'den oldukça etkilenir. Doktor Yorgi, Mehmet Ziya'ya Fransızca ve felsefe dersleri veriyordu. Yetiştiği Türk ve İslam kültürünün haricinde yeni felsefî fikirlerle karşılaşan Mehmet Ziya, zihninde fikir çatışmaları yaşadı. Bilim ve din bilgileri, hakikati bulması yerine onu şüpheciliğe götürüyordu. Bu bataklıkta çırpınan Ziya, inanç krizi yaşamaya başlamıştı. Mehmet Ziya, yaşadığı inanç bunalımını "Felsefi Vasiyetler: Hocamın Vasiyeti" başlıklı yazısında şöyle dile getiriyor: "Bu buhranın beni fiilen intihara sevk ettiğini birçok seneler dâmü's sihre mübtela ettiğini, vücuden zayıflatarak bir kadîd (iskelet) haline koyduğunu söylemek, buhranın şiddetini göstermeye kâfidir. Uzvî hiçbir hastalığım, içtimaî hiçbir sıkıntım yoktu. Bütün ıstıraplarımın menbaı felsefi düşünüşlerimdi."
İntihara Teşebbüs
Hürriyet ve hakkın millete ait olmasını isteyen Gökalp, II. Abdülhamit yönetimini kıyasıya eleştirdi. Hürriyet, adalet ve hak yolunda beklediği gelişmeler olmayınca Ziya Gökalp, ümitsizliğe düştü. Yaşadığı ümitsizlik ve fikir gelgitleri onu hayattan soğuttu. Ruhu bir ağacın kökü gibi sökülüyor, şiddetli bir şekilde kanıyordu. Bu acıya daha fazla dayanamayacaktı. Eline aldığı tabancayı alnının ortasına doğrulttu. Hiç tereddüt etmeden kurşunu alnının tam ortasına sıktı. Hemen hastaneye kaldırılan Gökalp'e ilk müdahaleyi meşhur Doktor Abdullah Cevdet ile iki  doktor arkadaşı yaptı. Alın kemiğini delerek içeri giren kurşunu çıkarmaya çalıştılar. Fakat bunda başarılı olamadılar. En sonunda kurşunu çıkarmaktan vazgeçen doktorlar, kurşunu içerde bırakarak yarayı iyileştirmeye çalıştılar.
Morfinsiz Ameliyat
Ziya Gökalp'in ameliyatı oldukça güç şartlarda yapılıyordu. Hiç uyuşturulmadan ameliyata alınan Mehmet Ziya, acı çektiğini belli etmiyordu. Alnının tam ortasındaki yarayı tedavi eden doktor, Ziya'nın acıya olan mukavemetine şaşıyordu. Rus doktor, daha fazla dayanamayarak ona, "Hiç acı duymadınız mı?" diye sordu. Ziya Gökalp doktora gülümseyerek şu karşılığı verdi: "İçimdeki acı, başımdaki yaradan daha güçlüydü." (Şapolyo, Enver, Benan, Ziya Gökalp, İttihat ü Terakki ve Meşrutiyet Tarihi, İst., 1974)
Ölümden kıl payı kurtulan Genç Gökalp, İstanbul'geldi. Yatılı Baytar Mekteb-i Âlisi'ne yazıldı. Doğu ağzını, konuşmalarında hissettiren Gökalp, İstanbul'da gördükleri ve duydukları karşısında şaşırıyordu. İstanbulluların Karadeniz ahalisine Laz, Irak'takilere Arap, Doğu'da yaşayanlara da Kürt diye genel nitelemeler yaptığına şahit oldu. Bunun üzerine Türklüğü dolayısıyla da Kürtlüğü araştırmaya başladı. Kürtlerin dili, mezhebi ve yaşayışı üzerine çalışan Ziya Gökalp, tespitlerini şöyle neticelendiriyor: "Babamın iki dedesinin birkaç batın evvel Çermik'ten, yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin bir Kürt, yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin yalnız "terbiye"ye istinat ettiğini de içtimaî tetkiklerimle anlamıştım." (Ziya Gökalp Makaleler VII, Haz. Abdülhaluk Çay)
İttihat ve Terakki'ye üye olduğu için İstanbul'da tutuklandı. Dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra Diyarbakır'a sürüldü. 1908'de Meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır delegesi oldu. Genç Kalemler'de milliyetçilik üzerine yazılar kaleme aldı. Malta'ya sürüldü. Milli mücadelenin güçlenmesiyle İngilizlerle yapılan anlaşma gereği Malta'dan kurtuldu. İkinci mecliste Diyarbakır milletvekilliği yaptı.
Başını Duvara Vurarak mı Öldü?
Gökalp'in hayatı gibi ölümü de ibret verici bir hadisedir. Necip Fazıl Kısakürek tarihin ve kimsenin bilmediği bir hâdise diye nitelendirdiği Mehmet Ziya'nın ölümünü şöyle anlatıyor: "Ben Abdülhak Hâmid'e Ziya Gökalp'in dinsizliğinden bahsederken yanımızdaki hanımefendi birden doğruldu ve aynen şunları söyledi: İstanbul'a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız Hastanesi'nde yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş. İsmini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece başını duvarlara çarptı."
Gökalp 24 Ekim 1924 tarihinde ebedi aleme göç etti.  
Diğer Kaynaklar:
Kısakürek, Fazıl, Necip, Sahte Kahramanlar, Büyük Doğu Yayınları, İst., 2007.
Kabaklı, Ahmet, Türk Edebiyatı, Cilt 3, İst., 1997
Korkmaz, Alâaddin, Ziya Gökalp, Aksiyonu, Meşrutiyet ve Cumhuriyet Üzerindeki Tesirleri,
MEB Yayınları İst., 2005

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız