İnsanlığımızı Nasıl Unuttuk?

0
346

Geçenlerde kendime ders çıkarmak için internette yaşanmış gerçek olayları inceliyordum. Bir tanesi, yakın zaman önce yaşadığım bir olayı ve de geçmişimdeki bir olayı hatırlattığı için özellikle dikkatimi çekti. İsim vermeyen bir kişi yaşadığı olayı şöyle…

 

 

Yazar :  Z. Müge Kasaroğlu
mukasaroglu@yahoo.com

 

 

 İnsanüstü Olma Oyununda İnsanlığımızı Nasıl Unuttuk?

 

 Geçenlerde kendime ders çıkarmak için internette yaşanmış gerçek olayları inceliyordum. Bir tanesi, yakın zaman önce yaşadığım bir olayı ve de geçmişimdeki bir olayı hatırlattığı için özellikle dikkatimi çekti. İsim vermeyen bir kişi yaşadığı olayı şöyle anlatmıştı: "Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: 'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?..' Bu, herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nereden bilecektim ki! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. 'Tabii dahil' dedi hocamız, 'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve merhaba demeniz gerekse bile…' Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da… Dorothy idi."
Bu satırları okurken; zihnim daha birkaç gün önce bir mağazada yaşadığım, sadece birkaç saniye süren, ama beni uzun süre düşündüren bir anıya doğru kaydı. Kardeşimin nişanlısı ile birlikte alışveriş yapıyorduk. Çok keyifli bir gündü. Bir mağazaya girdik. Hemen girişte bir bayan elindeki bluzu katlamaktaydı. Biz de onu tezgahtar olduğunu düşündük ve yanına yaklaşıp "Kumaş bermuda pantolonlarınız nerede acaba?" diye sorduk.
İşte o anda, karşımızdaki bayanın yüzü sanki 10 yaş yaşlanırcasına asıldı, gözlerinde aşağılayıcı bir ifade belirdi, dudakları bir çizgi halini aldı. O güzel bayan gitmiş, sanki yerini yüzüne uzun süre bakamayacağınız bir canavar almıştı. Çizgileşmiş dudaklarını ayırdı ve gözlerindeki ifadeye uygun, tiksinen ve küçük gören bir ses tonuyla; "Bilemiyorum, satıcılara soracak olursanız gösterirler herhalde!" diye cevap verdi. O sesin tonunu hatırladıkça hâlâ tüylerim diken diken oluyor. Söylenen kelimeler normal gibi görünse de söyleniş şekli insana çok şey anlatıyordu. Çok alınmıştı bayan, hem de çok… Tezgahtar sanılmak gururuna dokunmuştu. İncinmişti, öfkelenmişti ve aşağılandığını hissetmişti. Onun gibi şık giyimli bir bayan, nasıl tezgahtar damgası yiyebilirdi? Bu ne büyük bir terbiyesizlikti. Bu terbiyesizliğin acısını bizi aşağılayarak çıkarmalıydı. Kendince başardı da… Aslında küçük düşenin kendisi olduğunun farkına bile varamadı, çok yazık.
Biz ise birbirimize bakakaldık bu anlamsız ve aşırı tepki karşısında. Şaşkınlığımız geçince öfkelendik. Aramızda söylendik: "Tezgahtar olmak aşağılık bir şey mi ki ona hakaret etmişiz gibi bir canavara dönüştü?" Sinirlerimiz bozuldu ve mağazayı terk ettik. O an için olay kapanmış, zihinlerimizin bir köşesinde pusuya yatmıştı. Gece olup da uyumak için başımı yastığa koyduğum anda, pusudan çıktı ve avaz avaz bağırmaya başladı: "Bu insanlara ne oluyordu? Daha çok para kazanmak, mevki sahibi olmak, onları insan üstü bir varlık yapıyordu da bir tezgahtarı aşağı bir varlık gibi görebilme hakkını mı veriyordu? Tanımadığı, kim bilir hayatında kimlere iyiliğinin dokunup dokunmadığını bile bilmediği bir insanı hakkıyla para kazandığı mesleği yüzünden alt tabakadan biri gibi değerlendirebiliyordu.
Bir gün kendisine bir araba çarpacakken, o tezgahtar onun hayatını kurtarırsa ne hissedecekti? Bir tezgahtar tarafından kurtarıldığı için kendini daha da küçük düşmüş hissedecek kadar alçalacak mıydı? Bir başkasını aşağılarken, asıl çirkinleştirdiğinin kendisi olduğunu göremiyor muydu?"
Demlenmeyen Çayda         İnsanlığını Hatırlamak
Durmuyordu zihnim, haykırıyordu. Sadece bu olay değildi isyan ettiği. Şahit olduğu buna benzer yüzlerce, binlerce olay vardı. Yolda, işyerinde, bir otobüste tartışan insanları hatırladıkça, her kavganın altında yatan, karşısındaki küçümseyen bakışlar, "ben kimim, senin haberin var mı" diyen aşağılayıcı sözler, paranın ve statünün verdiği güçle, diğer insanları ezmeye çalışan, "adam oldum" zanneden o canavarlar…
Uyku girmedi gözüme; çünkü bir düşünce daha vardı beni rahatsız eden. Fısıldıyordu kulaklarıma; "Bir geçmişe git bakalım, sen ne yapmışsın" diyordu. Kulak verdim ona ve üniversite yıllarımdaki başka bir anının içinde buldum kendimi. Dersler dışında bir projede yer almıştım ve özel çalışma yapıyordum. Haftalarca bölümde yatıp kalkıyor, gece geç saatlere kadar çalışıyordum. Sabah erken saatlerde burnuma gelen çay kokusuyla, mutfak bölümüne gidiyor, çayımı içip kendime gelmeye çalışıyordum. Hiç düşünmüyordum, o çayı kim demliyordu. Yoktan var olacak hali yoktu ya! Ama ben merak etmemiş ve aldırmamıştım.  Bana hizmet ediliyordu ve ben de ondan faydalanıyordum. Bir gün sabah kalktığımda çay demlenmemişti. Öfkelenmiştim. Ben şimdi nasıl kendime gelecek ve o çok değerli projem için çalışacaktım?
Öfkeyle asistanlığını yaptığım hocamın odasına daldım. "Hocam çay yok, ne oldu?" diye sordum. "Hademenin oğlu trafik kazası geçirmiş." diye yanıtladı beni. Birkaç saniye boş gözlerle baktım ve geldiğim gibi hızla odayı terk ettim. Adını bile bilmediğim, yüzünü bile görmediğim, çayı bulamayınca varlığını fark ettiğim o hademe, oğlunun acısıyla hastane kapılarını arşınlarken, ben çayım yok diye öfkelenme hakkını bulmuştum kendimde.
O an kendimden nefret ettim. O kadar ki, bir insan değil, bir canavar olduğumu düşündüm. Utandım. Bir şeyler yapmalıydım. En iyisi, hastaneye gitmekti. Aklıma, vicdanımı rahatlatacak başka bir çözüm gelmemişti. Tabi bu çözüm beni yeni bir gerçeklikle yüzleştirecekti.
Bölümde hiç kimse bu duruma aldırmış görünmüyordu. Hangi hastanede olduğunu bilen bile yoktu. Diğer hademeler ise sanki kayıptı. En sonunda bölüm başkanlığına çıktım. Bölüm başkanımız çok sert ve mesafeli bir adamdı. Ama ona sormaktan başka çarem yoktu. Başkan olduğuna göre, bilse bilse o bilirdi. Odasına girip de malum soruyu yönelttiğimde, "Ben nereden bileyim, benim kazadan bile haberim yok!" diyerek beni terslediği anda, tek canavarın ben olmadığımı fark ettim. Bir şekilde bu olaya kayıtsız kalan hepimiz, farkında olmadan insanlığımızı yitirmiştik. Oturduğumuz koltuklar, kazandığımız paralar, yaptığımız o "çok mühim" işler bizi soylu, onları da köle kılmıştı sanki.
Büyük Koltuklar-Tahta Sandalyeler
Ertesi gün çay yine yoktu. Çayın olmaması demek, hademenin oğluna çok kötü şeyler olduğu anlamına gelmekteydi. Çalışamıyor ve üretemiyordum. Yaşadıklarım, kendimle yüzleşmem ve çevremdeki insanların tepkileri beni her şeyden uzaklaştırmış gibiydi. Aradan bir gün daha geçti. Çayın yine olmayacağını düşünerek, mutfak bölümüne geçtiğimde, ocağın üstünde fokur fokur kaynayan çaydanlığı gördüğüm anda, bir sevinç çığlığı kurtuluverdi boğazımdan. Hemen kat hadememizi aramaya koyuldum. Tuvaletleri temizlerken buldum onu. Beyaz saçlı, beyaz bıyıklı, bilge bakışlı bir amcaydı. Kamil'di adı. Oğlununki de Hakan. Motosikletine araba çarpmıştı, ama şimdi iyiydi. Bacak kırığı ile atlatmıştı kazayı. Dün akşam onu bölümden aramışlar; "Durum nedir, ciddi bir şey var mı? İşe ne zaman geri dönebilirsin?" diye sormuşlardı. O da geri gelmişti. Bunu duyunca midem bulandı. Önemli olan onun işe ne zaman geleceğiydi, eğer oğluna bir şey olmuş ve gelemeyecekse, derhal yeni bir hademe bulunmalıydı. Bölüm soylularının tek derdi buydu. Ama ben öyle olmayacaktım, onlara benzemeyecektim. Bu kararı verdiğim gün, yeniden insan olduğumu hissettim.
Hepimiz aynı şekilde gelmiştik bu dünyaya. Hepimiz çığlık atarak ilk soluğumuzu almıştık. Hepimiz aynı havayı soluyorduk. Hepimizin yaşaması için yiyeceğe, suya ve havaya ihtiyacı vardı. Daha çok parası olanlar, ya da olmayanlar… Büyük koltuklarda oturanlar, ya da tahta bir sandalyede uyumak zorunda kalanlar… Aynıydık. Aynı sonu yaşayacak, aynı yere gidecektik. Paranızın olması sizi zengin yapıyordu; ama hâlâ suya muhtaçtınız. Yüksek mevkide olmak sizi patron yapıyordu, ama hâlâ yaşamak için yemek yemek zorundaydınız. Dünyayı yönetebilirdiniz, ama havanız kesildiği anda ölürdünüz. İşte bu kadar!
Kendimizi ayrıcalıklı ve üstün saymaksa sadece bir oyun… Kendi kendimize oynadığımız ve başkalarını küçümserken, asıl kendimizi küçük düşürdüğümüz bir oyun… Bir gün mutlaka bedelini ödeyeceğimiz bir oyun.
Profesör Olmak mı, İnsan Olmak mı?
O günden sonra, bir zamanlar sadece çağın varlığı ve yokluğu ile iletişim kurduğum Kamil amca ile dost olduk. Her sabah daha erken kalktım ve birlikte çay içip, gazete okuyup Türkiye gündemini tartıştık. Acılarımızı, anılarımızı paylaştık. Sadece onunla değil, fotokopici Sami amcayla da tanıştım. Her gün en az bir kere yanına gidip bir çayını içtim. Kamil amca gibi, o da bilge bir adamdı. Saatlerce konuşsa, soluksuz dinlerdiniz onu. Sonra bir de Camcı Ali amcam vardı. Bodrum katında, deney düzeneklerini yapardı. Cama anlam verir, adeta onu konuştururdu. Sanatçıydı o, hem de ne sanatçı… Bana camdan yaptığı o küçük bibloları görmenizi isterdim. Anlardınız o zaman ne demek istediğimi. Bana da öğretmişti, en azından camdan balonlar yapabiliyordum. Onun cama şekil verişini izlerken, transa girmişçesine hayranlıkla seyrederdim.
Sonra bir şey oldu. Bölümdeki diğer asistanlar, çekilecek fotokopilerini, yapılacak cam düzeneklerinin şemalarını bana vermeye ve "Senin onlarla aran iyi, şimdi biz versek geciktirirler, sen bir rica et de benim işimi öne almaya çalışsınlar." demeye başladılar. Uzun zamandır rahata kavuşmuş midem, bir kez daha bulandı. Bu olayın nasıl gerçekleştiğini, neden bana değer verdiklerini sorgulayıp bir insanlık dersi çıkararak benim yaptığımı örnek alacakları yerde, soylular-köleler arasında aracı gördükleri beni kullanmaya karar vermişlerdi.
Bıraktım. Anlamıştım ki, bu hiyerarşinin bir parçası olmayı reddediyordum. İnsan olmak, profesör olmaktan daha değerliydi. Ben mezun olurken, Kat Görevlisi Kamil amca, Fotokopici Sami amca ve Camcı Ali amca oradaydılar. Üçüncülükle mezun olduğumda, bölümdeki herkes beni tebrik etti. Bir plaket verdiler. Ama benim için en değerli olan, annemin, babamın, kardeşimin ve o muhteşem üçlünün ışıl ışıl gözleriydi.
Yapmadım kimyagerlik. 5 yıl okudum, dereceyle mezun oldum ama yapmadım. Yeniden okudum, eğitim aldım. İnsanlara insan olmayı öğretebileceğim bir meslek seçtim kendime.
Maddiyatın, statünün her geçen gün artan bir güç olduğu, insanlığın anlamını hızla kaybettiğimiz bu çağda, geriye öğrenmemiz ve belki de hatırlamamız gereken tek şey kaldı: "insan olmak"

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız