Gidemediğimiz Yollar / Öykü

0
138

Saatten haberi yoktu. Bomboş olan bu sokakta nereye gittiğini bilmeden yürüyordu.

Zaten hayatında tüm yolları çıkmaza varan bu adam bu sokağın da bir yere çıkmasını beklemiyordu. Vakit epey geç, hatta sabahın ilk saatleri sayılabilirdi tahminince. Sokak lambaları yanmaya devam ediyordu ama aynı zamanda gecenin o koyu karanlığı yoktu. “Ne kadar boş düşünceler!” diyerek yoluna devam etti.

Sanki ayaklarının onu götürmek istediği bir yer vardı. O da bunu biliyor gibi yolu daha da uzatmak istiyor, daha bir aylak aylak yürüyordu. Herkese, her şeye yabancıydı artık o. Kendine de… Nihayet varmasından korktuğu yere vardı. Tüm hayatının geçtiği o mahalledeydi. Ama sanki bu kez o kaldırımlar üstünde yürüdüğü kaldırımlar değildi. O dükkan her önünden geçerken selam verdiği bakkalın dükkanı değildi. O ev… Sanki o ev büyüdüğü, hayatı öğrendiği, kahvaltı masasında ailesiyle gülerek sohbet ettiği ev değildi. “ Ne de olsa ben de eski ben değilim.” dedi içinden. Her şeyi nasıl da basitleştiriyordu.

Evinin önünde ne kadar kaldığını hatırlamadan yürümeye devam etti. Yürürken çocukluk arkadaşlarını her zamanki gibi bilyeleri için kavga ederken gördü. O kadar dalgındı ki hayalle gerçeği ayırt edecek durumu çoktan geçmiş, içinde bulunduğu zamanı bilmeden bu mahallede gezinmeye devam ediyordu. Berber Hüseyin Amca’ yı gördü sonra. Babası yine saçlarını kestirecek diye korktu. O yüzden o küçük mavi berber dükkanının önünden geçerken fark etmeden adımlarını hızlandırmış buldu kendini. Durdu… Başta bu duruma çok güldü ama daha sonra bu yerini buruk bir tebessüme bıraktı.

Mahallede ilerlemeye devam ettikçe sanki eskiye dönüyor gibi hissetti. Her bir adım bir yaşı… Her bir adımı bir hatırası… Sanki mahalle yürüdükçe bitmeyecek; onu her saniye, her adımında daha da pişman edecekti. O burada yürümeyi bile hak etmiyordu. Hatası neydi, hatalı mıydı bilmiyordu. Eğer suçlu değilse neden kaçıyordu? Belki de kaçmıyordu, sadece geçmişinden artık uzaklaşmak istiyordu. İnsan geçmişinden kaçabilir miydi? Kaçarsa nereye gidecekti ki? Geleceği ona şimdikinden daha mı merhametli davranacaktı? Hem hayatına girecek insanların şimdikinden daha iyi olacağını nerden biliyordu?

Bildiği tek şey artık yorulduğuydu. Herkes yabancıydı artık ona, her yer bilmediği muhitlerde yaşadığı tedirginliği veriyordu. Neyi aradığını bilmiyordu aslında. Havanın biraz daha aydınlandığını fark etti. Başını yerden kaldırıp göğe diktiğinde burnuna nihayet o mis kokuyu doyasıya çekebildi. Yağmurdan sonraki toprak kokusu… Ne çok severdi o kokuyu. Yine yürürken bir gün “Şu kokuyu keşke alıp saklayabilsem.” demişti kendi kendine. O da elindeki boş su şişesinin kapağını açıp etrafta deli gibi dönmüş, sonra da hemen şişenin kapağını kapatarak kokuyu saklamaya çalışmıştı. O en masum çocukluk aşkına, en sevdiği kokuyu hediye edebilmek için… Güldü kendi kendine. Sahi, yağmur mu yağmıştı? Bunu fark edemeyecek kadar dalmış olamazdı. Sağ tarafına dönünce çocuk parkını gördü. O kırmızı kaydırağın renginin solması ve salıncakların zincirlerinin paslanması dışında her şey aynıydı. Daha dikkatli bakınca bir tane salıncağın artık orada olmadığını farketti. Utanmasa çocuk gibi ağlayacaktı! Parka doğru yürüdü. Yaklaştıkça o yaşına geri dönüyor; arkadaşlarını, sevdiğini yanında görüyor ve çıldıracak gibi oluyordu. İçini inanılmaz bir coşku kaplamıştı. Salıncağa oturup sallanmaya başladı. Şimdi arkadaşları olsa “Daha yukarı!” diye bağıracak her sallandığında çığlık çığlığa kahkahalar atacaktı. Şimdi ise yavaş yavaş sallanıyordu. Sanki bir kayıktaymış gibi…

Salıncaktan indi ve aradığı şeyi kendine hatırlattı. Yıllar önce ilk aşkıyla baş harflerini yazdığı o bankı arıyordu. Annesi onu oturup beklerken ödü kopuyor, banktaki baş harflerini fark edecek diye onu oradan kaldırmak istiyordu. Annesi minik oğluna her şeyi anladığını gülerek söylemeyi ne kadar isterdi oysa. Ama utanıp sıkılacak, o yanakları elma gibi kızaracak diye de keyfini kaçırmak istemezdi. Ne çok severdi oğlunu, nasıl da gülerdi onun bu hallerine. Nihayet bankı hatırladı ve yere çömeldi. Sanki yıllardır okumayı beklediği bir yazıyı okumuş gibi şaşırdı, sevindi. Bilmiyor muydu sanki ne yazdığını o bankta? Ama ne de olsa o, bu parkta hala çocuktu. Ve bütün duygularını bir çocuk gibi en yoğun, en saf haliyle yaşayacaktı. Keşke insanlar küçükken olduğu gibi ne düşünüyorsa en açık, en dürüst haliyle belli etse; tüm duygularını içinden geldiği gibi yaşayabilseydi…

Kuşların cıvıltıları başlamıştı. Sabah olduğunu anladı. Sanki günün aymasıyla birlikte içi biraz olsun rahatlamıştı. Tam o esnada bankın üzerine bir serçe kondu. Kahverengi, sanki tüylerinin her biri ince fırçalarla özenle boyanmış gibi güzeldi. Babası da ona bir civciv almıştı eskiden. Onu avucunun içinde tutar, kaçmasından korkarak çok nazik hareketlerle başını okşardı. Bu civciv ev halkının en gözde üyelerinden olmuştu. Kimseyle onu paylaşamıyor, civcivin peşinden hiç ayrılmıyordu. Babası zaman zaman ona sitem eder hatta neredeyse aldığına pişman olduğunu söylerdi. Ama doğrusunu söylemek gerekirse oğlunun bu sevimli hallerine bayılırdı. Birden irkildi. Kuş kanatlarını hızla çırparak oradan uzaklaşmıştı. O da o anda daldığı hayalden uyandı. Çömeldiği yerden kalktı. Ne kadar öyle kaldığını bilmiyordu ama bacakları iyiden iyiye ağrımıştı.

Parktan ayrılırken farkında olmadan gözlerinden yaşlar boşaldığını farketti. Ağlamayı hiç sevmezdi. Hatta o kadar uzun süre ağlamamıştı ki ağlamayı unuttuğunu, hissizleştiğini sanıyordu. Neydi onu ağlatan? Geçmişe duyduğu özlem mi, pişmanlıkları mı, kızgınlıkları mı? Belki de bunca güzel şeyi arkada bırakmaktan korkuyordu. Ama annesi ona hep kalbini dinlemesi gerektiğini söylemez miydi? Bir kalbi olduğunu, onun da burada atmaya devam ettiğini farketmemiş miydi? Öyleyse her şeyi kenara bırakacaktı! O küçük kırmızı eve doğru yola koyuldu. Kalbinde inanılmaz bir hafiflik vardı. Her saniye daha hızlı atıyor, neredeyse yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Birden artık yürümediğini adeta koştuğunu farketti. Çok zaman kaybetmişti zaten. Daha fazlasını kaybetmeyecekti.

Saat kaçtı, umrunda değildi. Ne söyleyecek, ne duyacak artık düşünmüyordu. O an başka biriydi sanki. Bir anda çocukluğuna geri dönmüş, sanki bir oyundaymışçasına koşuyordu. Ağlarken gülüyor, güldükçe koşuyordu! Yol mu çok uzadı yoksa zaman ve mekan kavramını kayıp mı etmişti bilmiyordu. Ama gittiği bu yol hayatındaki en doğrusuydu, buna emindi. Kırmızı renge bu kadar hasret kalacağını bilemezdi… O küçük pencereli, ahşap kapılı güzel ev… Balkondaki menekşeleri ne de güzel kokardı… Oysa menekşelerin kokmadığını herkes bilirdi. Ama şuan için o koku hiçbir şeye değişilmezdi. Adımları yavaşladı. Biraz durup soluklandı. Birazdan karşısında tüm pişmanlıkları, keşkeleri, iyi kileri olacaktı. Ne diyeceği artık önemli değildi. Bundan sonra ne yapacağını da düşünmüyordu. Tüm düşüncelerinden sıyrıldı; derin bir nefes aldı ve bu güzel kırmızı evin, eski dostun, ailenin kapısını çaldı…

*

Zelal GÜVEN

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız