Tamirhane ve Romanlar / Öykü

0
145

Tam iki yıl olmuştu. Babam okul masraflarımı karşılayamadığı için okulu bırakıp başladığım bu tamirhanede tamı tamına ikinci yılımdı. Ustama, arkadaşlarıma alışmış, her ne kadar okumak istesem de, buraya da razı gelmiştim. Arada elime Sahaflardan 200 Türk Lirasına aldığım romanlar alır, az biraz okurdum. Tabii ayda yılda bir param yeterdi ya, anca alabiliyordum. Tamirhanemiz Taksim Meydanı’na yakındı, bazen Usta, arkadaşlarımla gidip bir-iki el tavla oynayayım diye beni erken bırakırdı. Bir el tavla oynar, diğer el yerine de birkaç sayfa kitabımdan okurdum zaten ondan sonra da eve dönme zamanı gelir, Mehmet Usta’nın fırınından bir somun ekmek alır, eve döner, anama yardım ederdim. Günlerim böyle geçerdi.

1975 yılının bir bahar günüydü. Ustam radyosunu açmış, Kıbrıs Barış Harekatı hakkındaki gelişmeleri dinliyordu. Ben ise birazdan sahibi gelecek arabanın kaportasını siliyordum. Ustamın “Taylan, bir çay kap gel oğlum.” demesi üzerine hemen karşıdaki kahvehaneye koşup bir tane çay aldım, tam geri dönerken onu görmemle çayı düşürmem bir oldu. Elim yanmıştı ama asıl ateş gönlüme düşmüştü. Otomobilini tamire getiren güzel mi güzel bir kız vardı karşımda. Koşa koşa bir çay daha kaptım ve hemen geri döndüm. Utancımdan kafamı kaldırıp, yüzüne bile bakamıyordum. Ayağında uzun etek, dalga dalga saçları vardı. Elleri ak, tırnakları ojeliydi. Bir an kendi ellerime takıldı gözlerim; nereye gizleseydim şu avcumdaki nasırları? Ustam seslendi uzaktan: “Al oğlum takımları!” Takımları almaya içeriye gittim fakat geldiğimde o dünyalar güzeli çoktan girmişti. ‘Bu hissettiğim ne?’ dedim içimden. O romanlardaki görür görmez vurularak sevmek bu muydu yoksa? Ondan dolayı mı böyle pır pır atıyordu kalbim?

Ağır ağır ustamın yanına gittim. Olduğumdan durumdan bihaber başladı konuşmaya: “Fren boruları delinmiş bak görüyor musun? Tek günlük işi var, yarına kadar hallolur.” Yarına mı? O dalga saçlı güzeli en son yarın mı görecektim? Yarından sonra bir daha görmeyecek miydim? Yarın ne yapmalıydım? Bunları düşünürken bir yandan da ustama gerekenleri getiriyordum. Tam o sırada aklıma daha geçenlerde okuduğum bir roman geldi. Cildi parlak, pahalı bir kitaptı. Sahaftaki Şener amcam okuyayım diye vermişti. İki güne bitirip geri vermiştim. O romandaki de buna benzer bir durumdu. Babasını kaybettiği için sadece anasıyla yaşayan, tamircide çalışan fakir bir çocuk ile zengin kızın aşkını anlatıyordu. Ne olmuş, nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız.

O gün eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum bile. Saatlerce yarın ne yapacağım diye düşündüm. Bu benim ilk ve son şansımdı. O genç kıza söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Belki de hiçbir şey dememeliydim, yalnızca hareketlerimle göstermeliydim hislerimi. Yatağımda düşünürken uyuya kalmışım da kız kardeşim Özlem örtmüş üstümü. Sabah erkenden uyandım. Okul için aldığım fakat giymeye fırsatım olmadığı için giyemediğim gömleğimle pantolonumu giydim. Anamı, babamı selamladım, Özlem’i öptüm ve hemen evden çıktım. Tarlabaşı’ndaki evimizden Taksim’e gitmek normalde 20 dakika sürerdi fakat nasıl olduysa 10 dakikaya varmıştım tamirhaneye. Beni gömleğimle gören Usta, kafası karışık bir şekilde bana baktı. Tam tulumları gösterecekken açtım ağzımı: “Usta, bugün giymeyeyim tulumları.” Bakışlarımdan ne için olduğunu anlamış olacak ki hafif gülümseyip içeri geçti. Bugün geri arabayı almaya gelecekti. Belki de bugün o romandaki hayali gerçek yapacaktı.

Koşa koşa arkası puslu aynama gittim, evde son anda arka cebime attığım tarağımı aldım, saçlarımı taradım. Gömleğimin yakalarını düzelttim, kemerimi sıktım. Tam o sırada arkadan topuklu pabuç seslerini duydum. Zaman da dünya da durdu bir anda. Arkamı döndüm, öylece gözümü ayırmadan bakakaldım. Dilim tutulmuştu. Genç kız bana kısa bir bakış atıp Usta’nın yanına gitti. Usta ile hesabı yaptıktan sonra arabasına yöneldi. Hemen yanına yetiştim ve arabanın kapısını açtım. Hilal kaşları kalktı, ağzını açmadı. ‘Kim bu serseri?’ der gibi bakıyordu. O an anlamıştım hayallerimin yok olduğunu. Kapıyı yavaşça kapattım ardından. Arabasını çalıştırdı ve çekti gitti. Yıllardır alışa geldiğim egzoza, bir anda dayanamayıp öksürmeye başladım. Gözümde damla damla yaşlar birikti, ağır ağır doğruldum. Arkamdan ustamın gelişini duydum. Ona dönüp bakacak yüzüm yoktu. Sırtımda babacan bir el hissettim. Ardından da tok ses geldi. “Romanları unut, bizim gibilere olmaz öyle güzellikler.” Gözlerim daha da yaşarmıştı. Ustam konuşmaya devam etti. “İşçisin sen, öyle kal… Hadi koçum, giy tulumları.”

*

İrem İlter

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı yazınız